mustafa ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

Yaşamak dediğin ne ki?

Artık seyahatler rutin olmuştu onun için; her hafta yeni bir rota, her hafta farklı bir ülke. Giderken hüzünlü, dönerken sevinçli. Kim bilir kaç kere dua etmişti sağ salim inmek için, sallanmadan uçmak için, ailesine kavuşmak için... Kim bilir kaç kere korkmuştu, korkudan tir tir titremişti! Kim bilir kaç kere söylemişti "en çok sana dönmeyi seviyorum İstanbul" cümlesini. O kadar şehir görümüştü ama hiç biri onun şehri gibi değildi! Şehr-i İstanbul!

O gün de her zaman ki gibi bavulunu hazırlamış ve yola çıkmıştı. Şanslıydı! Business Class'a upgrade etmişlerdi! "ohh ayaklarımı uzatıp giderim" diye düşündü. Gerçekten de öyle yaptı. Ayaklarını uzattı rahat rahat, film izledi. Her şey çok iyi gidiyordu, ta ki inişe geçene kadar. Çok bulutlu idi hava, uçak alçalıyor, alçalıyor ama bulutlar bir türlü bitmiyordu. Ve bir anda "bom" etti, müthiş bir gürültü ile bembeyaz oldu kabin! Hiç bu kadar güzel bir beyaz görmemişti daha önce; her yer kar ile kaplandı sanki ve ondan başka kimse kalmadı orada; o ve beyaz. Atoma çarpan o bembeyaz ışık! Bölünüp yedi renkli gökkuşağını oluşturmadan önceki saf hali ile geldi beyaz ışık! Nur'u gördü, çıplak gözle göremezdi o nuru! Ne olmuştu?

Sallantı devam etti, az sonra uçağın tekerlekleri yere değdi, ulaşması gereken yere varmıştı! Varmıştı da, artık o eski o değildi. Bembeyaz ışık gözlerini kör etmiş ve sanki göremez olmuştu. Yok görüyordu aslında ama eskisi gibi değil. Sanki hiç bir anlamı yoktu insanların, nesnelerin! Pasaport polisi artık ona "kıllık" yapmıyor, görevini yapıyordu. Trenin geç kalmasının, sakarlıklarının bir sebebi vardı muhakkak kafayı yormuyordu insanlara ve olaylara. Anlamı yoktu hiçbir şeyin! Herşey olması gerektiği gibi oluyordu, onları değiştirmek gibi gereksiz uğraşlardan vazgeçmişti! Ne istiyor ise oluyor, istemezse olmuyordu! Tutmuyor hiçbir şeyi kafaya takmıyordu! Ne oluyordu? Sanki yaşamı bembeyaz ışık ile bitmişti ve tanıdığı / bildiği ülke / dünyada değildi!

Komikti yaşadıkları! bir şeyi görüyor yaşıyor, olmadı ise tekrar yaşıyordu! deja vu! olmadı baştan! hata yapmak çok keyifliydi, düşmek, ağlamak! oh be hayat vardı! Zamansız gülüyor, ağlıyordu. Yemek yemek yerine nefes ile doyuyordu, ne bir kilo fazlası ne de azı vardı; tam kararında! Fazlası dünyalı yapardı onu, o bulutların üzerindeydi! azı uçururdu, buna hazır değildi!

Yaşamak dediğin böyle bir şey işte! Zihnin oyunları, sen ne istiyorsan onu yaşıyorsun! çok ciddiye alma, sen sadece iste!

sevgiler
Mus

20 Kasım 2015 Cuma

Güney Afrika seyahatim


Bundan önce 2 kez Johannesburg için bilet almış fakat gelememiştim, kısmet bu sefereymiş. İşim gereği bundan sonra buraya da gidip gelmeye başlayacağım.  Haydi başlayalım keşfe :)

Önce sağlık! Güney Afrika Cumhuriyeti için seyahat sağlığı bilgilerine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.seyahatsagligi.gov.tr/Site/SaglikBilgisi/ZA

Benim gibi kısa süreli iş seyahatine gidiyorsanız gideceğiniz bölgeye göre sıtma için ilaç alabilirsiniz. Burada bu konuya da açıklık getireyim, sıtma için alınan ilaç aslında sıtma olursanız ölüm riskini azaltan / ortadan kaldıran bir ilaç. Bu ilacı almak sivrisineğin sizi ısırmayacağı ya da sizin hasta olmayacağınız anlamına gelmiyor. Her halükarda sivrisineklere karşı önlem almakta fayda var; vücuda uygulanan spreyler (sinkov gibi) ya da prize takılan tabletler gibi… Ben Brits'de göl kenarında bir otelde kaldığım için Kartal'daki sağlık merkezine gidip ilacımı aldım. Bir gün önce içmeye başlayıp dönüşte 7 gün daha kullanmak gerekiyor.

İstanbul - Johannesburg arasında Türk Hava Yollarının her gün karşılıklı uçuşları var. İstanbul'dan kalkış gece yarısından sonra (00:50) ve 9 saat 55 dakika sürüyor. Dönüş ise 19:45'te ve 9 saat 40 dakika sürüyor. Tabii bu komik bir rota; Johannesburg'dan sonra aynı uçak Durban'a devam ediyor dolayısıyla siz Johannesburg'da iniyorsunuz ve Durban'a devam edecek yolcular uçakta kalıyor :) Uçuş uzun olduğu için geniş gövdeli uçaklar geliyor buraya, biz Airbus A330 ile geldik.

Güney Afrika Cumhuriyeti vize istemiyor, önceden bir hazırlık yapmanıza gerek yok. Buraya geldiğinizde Güney Afrika Cumhuriyeti vatandaşları ve diğerleri diye ayırıyorlar, pasaport kontrolünde 30 gün kalabileceğinizi gösteren damga vuruyorlar ve "enjoy your stay" deyip gönderiyorlar. Acayip hızlı ve kolay :) Bunun yanında uçakta sağlık durumunuzu beyan eden form doldurmanız gerekiyor, ebola yayılımını engellemek için yapmışlar! Pasaport kontrolünden önce bu formları alıyorlar ve Ebola Scanning denilen kontrolden geçiyorsunuz; yani sıcaklığınızı gösteren bir termal kameradan…

ZAR (Rand), Güney Afrika para birimi, 1Euro yaklaşık 15 ZAR. Burada dikkatli olmanız gereken bir durum var. Eğer para bozduracaksanız bunu havalimanında yapın, şehir içinde çok da güvenli değil. Aslında kredi kartı kullanabiliyorsunuz çoğu yerde ama benim gibi şehir dışında bir yerde kalacaksanız nakit paraya ihtiyacınız olabilir, çünkü telefon / internet altyapısı çok da iyi değil ve kredi kartı onayı alamadıkları durumlar olabiliyormuş benim kaldığım otelde… Şehirde kalacaksanız sorun olmaz diye düşünüyorum.

Güvenlik burda ciddi bir sorun! beni havalimanında karşılayan meslektaşım doğma büyüme buralı ve Johannesburg'da havalimanına yakın bir yerlerde yaşıyor. Bana "artık korku içinde yaşamaktan bıktım, iki kızım var onların bu ülkede yaşamalarını istemiyorum" dedi. Evlerinde 4 tane köpek varmış, 1 tane de bahçelerinde. Buradaki evlerin ya da sitelerin etrafı çelik tellerle ya da yüksek duvarlar ile çevrili. En üstte jilet teller var ki caydırıcılığı olsun. Benim meslektaşımın bir keresinde başına silah dayamışlar ve evlilik yüzüğü dahil, kolye, araba anahtarı... ne varsa almışlar… Burada bölge bölge size nereye gidilip gidilemeyeceğini söylüyorlar, genel olarak gündüz bir problem yok ama akşam sokaklara pek çıkmıyor turistler! Tabii benim gibi koşu yapmak isteyenler için "no go". Benim kaldığım Hartbeespoort Dam kıyısı bir yerleşim, buraya Dutch'lar gelip yerleşmiş ve daha güvenli bir bölge. Muhteşem bir göl manzarası ve dağ manzarası var :) Sabahları kuş sesleri ile uyanıyorsunuz ve inanılmaz dingin bir enerjisi var bu bölgenin.  




Bölge güvenli ama tabii yine de gece yarısı silah sesleri ile uyanıyorsunuz, yakın ya da uzak bilmiyorum ama bir yerlerde silah atılıyor. Bir gece silah sesleri ile uyandım, bayağı uzun sürdü. Arkadaşım ile konuştuk bana polis ile hırsız ya da suçlular ile olan çatışmaları anlattı. İnsanız ve enteresanız, sonra normale dönüştü bu sesler. İnsanlar yüksek duvar ve elektrikli tel örgülerle çevrili sitelerde, evlerde yaşıyorlar. Bizimki gibi misafir evlerinde bile elektrikli tel örgüler standart, yoksa firmalar kontrat imzalamıyormuş. Büyük otellerde 3 katmanlı güvenlik kontrolü var; araba ile üç kapıdan geçiyorsunuz ve biri kapanmadan diğeri açılmıyor.


Çok parası olmayan insanlar aşağıdaki gibi yerlerde yaşıyor :(



İlk gün iş yerinden çıkıp otele ulaşıncaya kadar yoğun bir şekilde yağmur ve sonrasında dolu yağdı ve maalesef bu hafta hep böyle olacakmış :(  
 Dolu yağması meşhurmuş, burada yaşayan arkadaşım ceviz büyüklüğünde dolu yağdığını söyledi! Arabalara zarar veriyormuş… Bizim geçtiğimiz yollar kar yağmış gibi bembeyaz oldu. Burası için pek normal değil, çünkü güney yarım küredeki bu ülke yaza girmeye hazırlanıyor.

Tabii Afrika'dayız ve burada küçük sürprizler hep var. Hava sıcak olunca, ki ikinci gün öyle idi, maymunlar yerleşim yerlere yakın yerlere iniyorlar, sokakta maymun görmek doğal, bu benim için yeni. Bizim otelde balkon kapısını açık bırakmamayı öneriyorlar içeriye maymun girmesin diye :) Yine bir akşam tam yatağa yatacağım, gözümün önünden bir şey geçti ve duvarda hızla ilerledi; bizim normlarımıza göre biraz büyük bir örümcek. O tavanda ben yorgan kafamda yattık :) Aynı gece duvarın köşesinde bir boşluk olduğu ve 2 şeyin hareket ettiğini fark ettim. Yaklaşıp baktığımda 15 santim boylarında 2 tane kırkayak gördüm, bu kadar büyüklerini ilk defa gördüm hayatımda. Yatağın üstünde bir örtü vardı, üstlerinde attım, ertesi sabah görevlilere söyledim, yatak örtüsünde dikkat etsinler diye…

Yemekler çok pahalı değil. İlk akşam 3 kişi akşam yemeği için yaklaşık 50€ ödedik, ki iyi bir restorandı. Ertesi gün bir Çin restoranına gittik ve yarısını ödedik. Bir çok mutfağı bulmanız mümkün burada, bir de tabii ki timsah, antilop, yılan, bir çok farklı hayvan etinden ızgaralar sunan restoranlar mevcut, seçim size ait.

Johannesburg, Pretoria, Brtis, Midrand bence Afrika ortalamasının çok üstünde bir gelişmişliğe sahip, ekonomik olarak Afrika kıtasının en büyüğü olmanın da etkisi var tabii. Bir çok ülkeden expat yaşıyor burda ve eğer Nijerya, Kenya gibi ülkeleri gördüyseniz burası onların yanında Paris :)

Sevgiler
Mus

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Köpek fobisi

Benim çocukluluğum T.E.K. (Türkiye Elektrik Kurumu) lojmanlarında geçti. Eskiden elektrik devlet eliyle dağıtılırdı, babam da orada hat bakım ustasıydı. Elektrik arızalarına giderlerdi, karanlıkta olanları hemen aydınlığa kavuştururlardı. Elektriği olmayan yerlere direk dikip elektrik götürürlerdi. Bu ülkenin bugün geldiği altyapıyı kurmak için çaba sarfetmiştir bayağı, sağolsun:) 

Neyse aslında anlatmak istediğim mevzu farklı. Bizim lojmanlar şehir merkezinden uzak, bir köye yakın ve toplu taşıma olmayan bir yerde idi. Dolayısıyla biz okula, çarşıya, pazara yürüyerek giderdik, arabamız da yoktu, zaten o zaman araba sahibi olmak gerçekten lükstü. Hiç unutmam ilkokula gidiyorum, 3 ya da 4 üncü sınıf. Bir kış günü okula doğru yola çıktım, kar yağmış, göz alabildiğine beyaz. Lojmanlardan sonra en yakın yerleşim yaklaşık 1-2 km sonra başlıyor... Yolda yürürken 200-300  metre ötemde 3-4 köpek farkettim, havlayarak bana doğru koşuyorlar, hoşt moşt dedim ama nafile, bir anda yanımda bittiler... Ne yapacağımı bilemedim, dizlerimin bağı çözüldü, ağlamaya başladım. Köpekler 1 metreden daha az mesafede ve ben perişan bir halde dua ediyorum birşey olsun diye... Hızır gibi yetişti yakınımızdaki köyün bekçisi ve kurtardı beni.  

Geçen akşam bir toplantıdan çıktım, saat epey geç olmuştu. Bir kaç katılımcı ile laflarken yanımızdan bir aile geçti, delikanlı çocuğun tasmasını tuttuğu köpek yanımdaki bayan arkadaşın yanına geldi ve bayan arkadaş çığlık atarak kaçtı arkama saklandı. Aklı alındı kadıncağızın, kısa süreli bir şok geçirdi... Hemen o kış günü geldi aklıma, empati yaptım ve bunları yazmaya karar verdim. 

Köpek besleyen dostlarıma sesleniyorum. Biliyorum köpeğiniz bir şey yapmaz, ısırmaz, sadece koklamak istiyor ya da oyun yapıyor ama lütfen köpeklerinizin başka insanlara yaklaşmasını ve onları korkutmasını engelleyin. 

Hepinize teşekkür ediyorum. 

Mus

4 Ağustos 2015 Salı

Kozmetiğe hayır!

Tam kapıyı kapatırken aklına geldi genç adamın, parfüm sürmeden çıktım dedi kendi kendine. Duş yapmıştı, mis gibi sabun kokuyordu, annesinin onu küçükken yıkadığı saf sabun... Hala o kadar saf mı? Hala o kadar temiz miyim ve sabun beni temizliyor mu diye düşündü. Bir yandan asansörü bekliyor bir yandan geri dönüp dönmemeyi düşünüyordu. Dönmeyeceğim dedi kararlılıkla, dönmeyeceğim! Benim tenimin gül kokusunun üstüne neden o parfümü süreyim dedi, onlarca, yüzlerce lira para akıtılan ve insanlığa hiç bir yararı olmazken doğaya zarar veren o parfümü sürmeyecekti.
Pazarlamacıların, reklamcıların zihniyle oynayarak almaya ikna ettiği güzel bir parfümü vardı, herkeste çok beğeniyordu. Ama işte o bir zihin oyunu neticesinde bir sürü para verilerek alınmıştı! O para ile kaç çocuk okurdu ya da kaç aç doyardı... Iki gün önce bir arkadaşı ile konuşmuştu, arkadaşı ona insanların yardım için para bulamadıklarını söylüyordu... Ne garipti; restoranlarda, barlarda yiyilen içilenler, giyim kuşam ve parfümlere verilen paralar! 
Hayır dedi genç adam artık hayali stresle harcanan paraya hayır! Gerçek ihtiyacım ne ise ona harcayacağım dedi...
Bir huzur duydu, düşüncesi bile güzeldi. Şimdi yapması gerekiyordu ve yapacaktı! 

9 Temmuz 2015 Perşembe

Karşılıksız Sevgi üstüne saçmalamalar

Özellikle sabahları kendi kendime konuşmayı çok severim. Bu sabah da traş olurken kendi kendime konuşmaya başladım.   Hayatıma giren birkaç kişi geldi aklıma, bazılarına kızgınlık, bazılarını sevgi ile andım. Aslında o kişiler yoktu, onları hiç tanımamıştım; onlar benim o anki yansımalarımdı.

 

Her zaman uğraştığım konular ve sınavlarım oluyor, bunları yaşarken o konu ile ilgili birileri giriyor hayatıma. Ben kendimi görüyorum onlarda, ne yaşanırsa yaşanıyor ve ben sanki karşımdaki yaşıyormuş gibi izliyorum! Aslında öyle olmuyor, karşımdaki değil ben yaşıyorum ne yaşanıyorsa. Benim algım karşımdakini yaratıyor. Bu süreçte karşımdakine kızmıyorum aslında kendime kızıyorum ya da karşımdakini sevmiyorum kendimi seviyorum. Konu karşı tarafın değil benim, aynadaki benim! 

 

Bunları düşünürken peki ya "karşılıksız sevgi nasıl oluyor?" diye sordum kendi kendime. Her halimi kabul edip kendime sıkı sıkı sarılıp her halimi sevdiğim zaman karşılıksız seviyorum diyebilirim. Burada biliyorum ki ak sütten çıkmış ak kaşık değilim ama şunu biliyorum ki ne yaşanması gerekiyorsa yaşanıyor ve ben de rolümü oynuyorum ve bana verilen görevi yerine getiriyorum, ikiliği düşünmeden "her işte bir hayır vardır" düşüncesi ile. 

 

Peki bunu sürdürebilmek mümkün mü diyorum (zihnim hemen geleceğe gidiyor!). Neyi niye sürdürülebilir mi diye düşüneyim ki, şu anda bunu yapmak yeterli. Kendi bataklığımda, kendimin farkında olarak anları yaşamaya devam. 

 

Sevgiler,

Mus

3 Temmuz 2015 Cuma

Nijerya Seyahati - tecrübelerim

Lagos'da bir etkinlik olacağını duyduğumda çok heyecanlanmıştım; yeni bir yer görmek, yeni insanlarla tanışma fırsatı bulacaktım. Bu sevincim çok uzun sür(e)medi, çünkü kime Lagos'a gideceğim desem bana bir sürü olumsuz şey söylemeye başladı... Bir de üzerine bizim merkezi birimden gelen mektup eklenince tam oldu; mektupta şirket çalışanlarının neleri yapması, neleri yapmaması gerektiği yazıyordu:
- Gece uçuşu yapmayın; Türk Havayolları yerel saatle 21:00'de iniyor :(
- Havalimanında terminal içinden karşılama yapılacak, zırhlı araç ve güvenlik eşliğinde otele götürüleceksiniz; adam kaçırma, terör, bombalama tehditleri var...
- Gitmeden Sarı Humma aşısı yaptırın
- Sıtma ilacı kullanın
- Sineğe karşı sinek kovucu ilaçlar sürün
- ...
gitme daha iyi :) ama bunlar beni durduramadı :)

Nijerya için vizeye ihtiyacınız var : http://nijeryavizesi.com/

Eğer daha önce yaptırmadıysanız sarı humma aşısı yaptırıp, aşı kartı almanız gerekiyor, aynı zamanda Hudut sağlığı birimindeki doktor size sıtma ilacı verecek; gitmeden iki gün önce başlamalı, Nijerya'da iken ve döndükten sonra 7 gün daha kullanmalısınız. http://www.hssgm.gov.tr/menu/iletisim/iletisim.aspx

Türk Havayolları her gün Lagos'a uçuyor, uçuş yaklaşık 7 saat sürüyor.

Ben Lagos'a indiğimde, daha önce öğretildiği üzere Ebola kontrolünden geçtikten sonra beni karşılayacak kişiyi beklemye başladım fakat gelen giden yoktu. Cep telefonumdan sorumlu kişiyi aramaya çalıştım ama malesef telefon arama yapmıyordu. Kısa süreli bir panik yaşadım! Farklı GSM operatörü seçtim ama olmadı! Gelen giden yoktu, hmmm şimdi ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Nijerya'nın genel müdürü arkadaşım olduğu için onun telefonu da var bende, onu aradım ve ikinci aramada düştü telefon, havalara uçtum :) Bekleme, pasaport kontrolünden geç dedi, ben görevliyi bagaj alıma göndereceğim dedi. Ona güvendim ve pasaport kontrolünden geçtim, o arada Bosch t-shirt'ü giyen bir adam gördüm ve oh be kurtuldum diye dşündüm :)

Bagaj alım alanında Türkiye'den gelenler sinkov'ları sürmeye başladılar. Ben, görevli ile birlikte diğer ülkelerden gelen meslekdaşları beklemek üzere bekleme alanına gittim. Ordan yandaki resmi çektim, ordaki yeşil tabela dikkatimi çekti, şöyle yazıyordu: Yangın veya Bomba alarmında diplomatik araç park yerinde toplanınız. Bomba alarmı? güzel :)

Portekiz'den gelen 2 arkadaş vardı, onlarla birlikte dışarı çıktık. Acayip bir nemli bir hava vardı. 3 Görevli ve 3 yolcu olmak üzere 6 kişiydik. 2 Toyota Corolla ile yola çıktık, yollar kötü bir asfalt ve şerit çizgileri yoktu, olsa da neye yarar! Burada araç kullanmak ciddi bir cesaret ister, hani Türkiye'de zor ama burda neredeyse kural yok!

Inter Continental Hotel'e vardığımızda bir rahatlama oldu, eve gelmiş gibi oldum :)

Ertesi sabah otel odasından yandaki resimi çektim, otel penceresinden çok modern bir şehir gibi görünüyor Lagos. Lagos'da 21 Milyon kişi yaşıyor ve çok büyük bir şehir, bizim kaldığımız yer Victoria Island, en lüks yerleşim alanı.

Bizim etkinlik otelde yapılacaktı ama biz Lagos ofisi görmek ve oradaki meslekdaşlar ile tanışmak istiyorduk ve bu yüzden 4-5 kişi ofise gittik. Benim için bu önemliydi çünkü bu ofisi benim ekibim hazırladı :)

Lagos'da inanılmaz bir trafik var. İstanbul'daki trafiğe göre daha kötü olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden tuk-tuk'lar çok işe yarıyor, küçük ve kıvrak :)

Bizim ofis Ikeja denilen güvenli bir bölgede. Ofise ulaştığımızda gördüm ki nereye gidersem gideyim Bosch ofisleri hep birbirine benziyor. Kendimizi evde hissetmemiz için :)





Bu resmi ofis penceresinden çektim, görüldüğü gibi elinde tüfek olan bir insan var. Lagos'da bir çok asker / polis / güvenlik görevlisi var ve silahlılar, tabii ki bizim ofisin bahçesinde de...








Her saatte trafik var Lagos'da:



















Ofisten dönerken araçtan birkaç fotoğraf çektim. Yandaki fotoğrafta bir satış tezgahı var, satıcı kadın uyuyor.










Yol kenarındaki butik.












Piliç çevirme :)













Nijerya'da elektrik ciddi bir problem. Elektrikler sürekli kesiliyor ve otellerde, ofislerde sürekli jeneratör kullanıyor. Tabii ki elektrik olmayan alanlar da var, bu yüzden bir çok yerde jeneratörler görebiliyorsunuz. Burda da bir atölye var, jeneratör satış / tamiri yapıyor.






Lagos'da acayip yüksek nem oranı var ve benim orada olduğum 4 gün bir yağmur yağdı, bir güneş açtı. Bunaltıcı bir nem vardı!














Etkinlik sonrasında havalimanına gitmek üzere hazırlandık; 2 minibüs dolusu Bosch çalışanı, bir askeri araç ile yola çıktık. Yoğun trafiğin arasında sürekli sirenleri öten askeri araç bize yol açıyor ve bizi koruyordu. Tüfek taşıyan asker ara ara iniyor, araçları yolu açmaları için tehdit ediyordu. Bu sahne beni çok rahatsız etti, Türkiye'de siyasiler yolu kapatıyor, üstünlük sağlıyor diye eleştirirken şimdi ben böyle bir servis alıyordum!

Afrika günümüz büyük güçleri için son fırsat, o yüzden herkes Afrika'da; Çinlisi, Hintlisi, Almanı, Amerikalısı... Herkes bu kıtadan pay kapmak peşinde; stratejik planlar, ofisler, üretim alanları... En fazla 50 yılda buradaki ülkeler ve ekonomiler de iyi bir seviyeye gelecek veeeee sonra? Ya başa geri döneceğiz, ya da dünyayı terkedeceğiz. 

Genel olarak bir güvenlik ve sağlık problemi yaşamadığım için şükür ediyorum :) Oralara gidecek olan olur ise, her zaman tecrübelerimi paylaşabilirim.

sevgiler
Mus






1 Aralık 2013 Pazar

Yiğenek

The Experience of Presence in Groups eğitimine katılıyorum, dün başladık ve harika gidiyor. Eğitimi sevgili Dorothy ve Zeynep veriyorlar. Bir grup önünde varlığım nasıl? bunu tanımaya çalışıyorum. Konu basit gibi gözüksede pek bir zor. Çünkü presence denilen şey, ben demek. Ben iç benliklerime ne kadar barışıksam ve ne kadar tam'sam o kadar iyi bir varlık gösterebiliyorum grup karşısında. 

Bu sabah sevgili Zeynep bir ekzersiz yaptırdı. İç benliklerimiz ile temas ettik, benimkileri biliyorsunuz işte; Derviş, Haylaz, Filozof, Meleğim, Kaptan, Şifacı... derken bugün o çalışmada yeni bir benlik ile tanıştım, Yiğenek... Hoppala bu nerden çıktı diyenleriniz var biliyorum ama içimde saklayamam söylemem lazım... Füsun, üzgünüm :P 

Yiğenek benim küçükken okuduğum Dede Korkut hikayelerinden birisindeki karakter. Yiğenek bir yaşındayken babası esir düşer ve 15 yıl boyunca bunu bilmez. Öğrenince Han Bayındır'ın yanına kattığı 24 yiğit ile gider babasının esir tutulduğu kaleyi ele geçirir ve babasını kurtarır. Yiğenek babasız büyümüş... 

Sabah, ekzersizi yaparken, ben Yiğeneği camdan yapılmış bir bahçıvan odasında buldum, dışarıdan içerisi görülmesine rağmen bugüne kadar kendisini görmediğim için bana çok kızgındı, üzgündü ve ağlamaktan yorulmuştu. Ben onun babasıydım ama hiç yoktum ortalıkta... 

Yiğenek... Ben seni kurtardım sende beni kurtar der gibiydi, çocukluğunu yaşamadan sorumluluklar almış, kılıç kuşanmış, ok atmış, güreş öğrenmiş ama oyun nedir bilmeyen Yiğenek. Annesinin etrafının söyledikleri ile hayat senaryosu kurmuş Yiğenek... Büyük savaşçı, cesur yürek Yiğenek! Senin bana vereceğin ne var? Hayatımda ne yapacaksın? 

Yiğenek her ne kadar büyük savaşçıya dönüşsede, çocukluğunu yaşamayan ve hüzünlü tarafı beni tarif  ediyor... Benim enerjik olmayan, benim neşeli olmayan, benim modu düşük olan, benim hüzünlü tarafım o. Bugüne kadar yok saydığım, hep enerjik, mutlu, sevinçli görünmek isteyen ben, onu gözümün önünde olsa da görünmez kıldı. Bugün onunla tanıştığıma, onu kabullendiğim ve hayatıma soktuğuma çok mutluyum. Yiğeneği ve onunla birlikte tüm benliklerimi seviyorum. Ben onlarla Tam'ım. 

Sevgiler 
Mustafa 






27 Kasım 2013 Çarşamba

Şifacı ile tanışma

Saat gecenin ikisi... Kime göre? Denizde seyretmekte olan bir insan için limanda ayarlanmış saat doğru ise, gece saatin ikisi... İşin kötü tarafı denizin ortasında tabii ki telefon çekmiyor. Halbuki hiç elimden düşürmezdim telefonumu, uyanık olduğum zamanlarda elimde, uyuduğum zamanlarda baş ucumda idi, onsuz bir hayat düşünülemezdi. Keskin cümleler... Demek ki herşey olabiliyormuş...

Bu saatte uyanmam aslında, biraz midem rahatsız, aynı kurumsal hayattaki günlerim gibi, çağımızın hastalığı reflü! Evet Mustafa Bey reflünüz var, nedeni stres... Herşeyin nedeni stressssss... Buna inanmazdım ama bu gemiye bindiğimden beri doğru olabileceğini düşünüyorum... Evet evet, burda beynim daha az oyun oynuyor benle :)

Peki ne oldu da reflü, diş gıcırdatma, diş sıkma gibi rahatsızlıklar gitti? Çok basit şifacım sağolsun... Şifacı mı? Ne diyorsun? Yeni birisimi var gemide benim tanımadığım? Evet, adı şifacı...

Geçenlerde tanıştım kendisiyle, ihtiyacın olan bütün güç senin içinde dedi. Güç sensin, şifacı sensin! Yapman gereken... Dur biraz dur, benim mantığım almıyor bunu... Nasıl yani, ne şifacısı? Ne yapabilirsin ki sen? 

Sevgili beynim, beni sevdiğini ve oyunları sevdiğini biliyorum, o kadar çok oyuna gebesin ki seni takip etmekte zorlanıyorum... Çok rica etsem kısa bir ara verebilir misin? 

Daha değil, buna hazır değilim... Daha sonra belki... Bu kadarı fazla...

26 Kasım 2013 Salı

Kapılar ve ardındaki süprizler

Bu fotoğrafı dün gece Dubai'deki otelime gelince çektim. Otel koridorlarından kapıların fotoğraflarını çekmeyi seviyorum. Bu kapılar bana hayatta önümüze çıkan seçenekleri hatırlatıyor. Hergün bir sürü seçim yapıyoruz, işte bu kapıların arkasında seçimlerin sonuçları var. Seçeneklerimizi ne kadar artırabilirsek o kadar zengin olabiliyoruz ve iç pusulamızın gösterdiği yöndekini seçme fırsatımız oluyor. Seçimler ve sonuçlar derdi Dorothy harika türkçesiyle... Seçimler ve sonuçlar...

Kapıların arkasında süprizler bizi bekliyor. O kapıyı açmak için anahtar beynime, içeri girmek için cesarete ve içeride gördüklerimi kabul edip o odada yaşayabilmek için şefkat ve sevgiye ihtiyaç duyuyorum.

Otel odaları... Çok vaktim geçiyor otel odalarında, bazen bir evden fazlası oluyorlar benim için. Uzakta olmak hüzünlü olsa da o odaya girmek beni rahat ettiriyor. Aslında otel odası yok, başka ülke de yok. Ne Dubai var, ne de Lagos. Başka ülke de benim, otelde benim, o odalar da benim... Açmaya çalıştığım da kendi kapılarım. Bedenim farklı diyarlarda olsa ben hep kendi diyarımdayım, burada kendi başkentimde, kendi merkezimde. Ruhumun merkezi, vatanım. Beynim ise yeni oyunlara gebe, aklı gezmekte, beni merkezimden uzaklaştırmak onun en sevdiği şey. Aradığım denge, beynim polarite peşinde. Denge...

Nasılsın diye sordu Lian dün, iyiyim dedim. İyiyim demek adetten olduğu için değil, gerçekten iyiyim.Eteklerimde biriktirdiklerimi paylaşıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor :)

Sevgiler,
Mustafa

21 Kasım 2013 Perşembe

ilk seyahatim :)

Saat 05:45, alarm sesiyle sıçrıyorum. Nerde bu telefon? Alarmı kapatmam gerek, eşim ve çocuklar uyanmasın! nerde bu telefon?

Saat 05:45, kalkıyorum ve kalkmamla oturmam bir oluyor, yine kafamı odanın ferforje aydınlatmasına vuruyorum, bir gün kafayı yaracağım ya hadi hayırlısı!

Saat 05:45, telefonu buldum, ohhh.

Bu teleşın niye diye sorma meleğim şu an, uçağa yetişeceğim... aşağıya iniyorum, akşamdan hazırladığım çantamı kapatıyorum (başak burcu olmanın avantajı işte, çanta akşamdan hazırlanıyor).

"Birşey unutmadın mı" diye soruyor meleğim? Evet unuttum, Günaydınnnnnn, günaydınnnn. Günaydın bana, günaydın bedenim, günaydın beynim, günaydın kalbim, günaydın ruhum, günaydın derviş, günaydın filozof, günaydın haylaz, günaydın kaptan, günaydın meleğim... Günaydın benliklerim, günaydın gemimim mürettebatı, günaydın sevgililerim, günaydın canlarım. Günaydınnnnnn, ben sizlerle tamım ve şehirli dervişim.

Derin bir nefes alıyorum, bir tane daha, bir daha... "trust the process" diyor derviş, sakin ol, uçağa da yetişirsin işe de, anı kaçırma, bu an bir daha yaşanmayacak, her an'ın keyfini çıkarmayı unutma. her an o kadar değerli ki, evet diyorum haklısın. takıyorum kulaklıkları ve seçiyorum sabah şarkımı. bu sabah Sıla'yı seçiyorum, Oluruna Bırak...

Bu birkaç dakikalık durmak ve merkezime dönmek bana çok iyi geliyor, bedenimin duruşu değişiyor ve başlıyor yolculuk, bugünkü rotamız Stuttgart. Yine bir iş seyahati diyorum, iş seyahatleri sıkıcı hele de sık olunca... niye öyle düşünüyorsun diyor meleğim, bu seyahat iş için olabilir, sebebi ne olursa olsun, seyahati sen yaşacaksın, kendinle kalma fırsatın olacak, sessiz odanda meditasyon yapabilirsin, şiir yazabilirsin, kitap okuyabilirsin. uçakta ya da iş yerinde yeni insanlara dokunabilirsin, yeni insanlar, yeni yüzler, yeni hikayeler. heyecanlı değil mi? haklısın diyorum, meleğim çok haklısın.

işte bu benim motivasyonum oluyor, bu seyahat benim ilk seyahatim ve merak ediyorum acaba bana neler kazandiracak.

sevgiler, sizi Sıla'nın canlı performansıyla başbaşa bırakıyorum




17 Kasım 2013 Pazar

Meleğim

Sabah erken saatler, alarm ile uyanmamış olmanın mutluluğu içerisindeyim. Yıllar boyu hep aynı saatte kalktım 05:45! Hemen kalk, köprüyü geçeceksin, geç kalırsan yandın! Saatlerce trafikte mi olmak istiyorsun? Hani nerde senin Alman tarafın, disiplinli tarafın, kallllllllkkkkkkk! Tamam tamam kalkıyorum deyip sıçrardım yataktan. 

Çok komiktir, birgün fizik tedavi uzmanı bana yataktan nasıl kalkıyorsunuz diye sormuştu, bende nasıl sıçrayarak kalktığımı göstermiştim. Kadın şok oldu, hayır boyle olmaz ben size nasıl kalkmanız gerektiğini göstereyim demişti. Normal bir insanın kalkması gereken bir kalkış şekli varmış ve onu da o zaman öğrenmiştim. Uyguladım mı? Hayır! 

Kasım ayı bu sene sıcak seyrediyordu iki gün önceye kadar ama iki gündür soğudu ve mevsim normallerine döndü. Meteorolojinin yıllar boyu veri biriktirip mevsim normalleri yayınlaması çok güzel. Bu veri toplama ve aritmetik ortalama alma o kadar çok içimize işlemiş ki bir normal bulma sevdamız var, bakınız benim ikinci paragrafda kullandığım normal insan. Sanki bir normal arayışı ve onunla kıyas yapma yarışı var. 

Amma dağıttım konuyu, Derviş ve Filozof olmayınca böyle bir oradan bir buradan anlatıyorum... Güverteye çıkıyorum, metal zeminde çıt çıt çıt yağmur damlalarının sesi, yağmurluğumun kapşonunu çekiyorum kafama. Sonra çıkartıyorum, biraz ıslanayım ve olacak ki! Hafif sert bir rüzgar var, güverte bomboş... Yürüyorum, ileride ıslak bir bankda bir kız oturuyor... Yaklaşıyorum yanına doğru, bir gariplik var. Bu kız, hayır canım olur mu hiç. Aaa bu kızın arkasında kanatları var. Bembeyaz bir kıyafeti var üzerinde, sarı kızıl saçları, uzun, kıvırcık... Bana bakıp gülümsüyor, onun bakışları beni davet ediyor, onun bakışlarına kilitleniyorum ve ona doğru yürüyorum, etrafta olan bitenler duruyor,  martı geçiyor yavaş çekimde, o anda sadece ben ve o kız! 

"Selam" dedi. Selam, artık öğrendim, benden sana zarar gelmez diyor.

Selam dedim bende. Sadece gözlerimin içine bakıyor ve hiç birşey söylemiyor. Ben gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum, birisinin benim gözlerimin içine böyle bakmasına alışık değilim, ben utanıyorum. Ben, benim öğrendiklerim, benim din öğrenimim, benim normlarım, benim ahlak kurallarım, benim normallerim, benim bildiklerim, hepsine aykırı! O'nun gözleri hep gözlerimde, ben bir martıya bir ona, sonra bir geminin bacasına, bir ona, sonra bir denize bir ona... Ben onun gözlerine bakamıyorum! 

"Ben meleğim" dedi. "Her insanın bir kız bir de erkek meleği olur, ben senin kız meleğinim". 

Ben meleklerin görünmez olduğunu sanırdım diyorum. O benim gözlerime kilit. Utanıyorum, kızarıyorum, bakma benim gözlerime demek istiyorum. 

"Ben senin kendini tanımana; hem sevdiğin hem de sevmediğin taraflarını keşfetmene yardımcı olacağım. Sen tam olana kadar yoldaşın olacağım"

Peki tam olunca ne olacak? 

"Sen evren olacaksın, sen sevgi olacaksın, sen sen olacaksın ve akacaksın."

İşte ben bunları anlamıyorum.

"Sabır!"

Sanki Derviş'i duymuş gibi oldum; sabır sabır sabır!

"Yalınlık, Şefkat ve Sabır... Bunlar bizim düsturumuz!"

Yaramaz bir çocuk gibi hissettim kendimi. Sustum. Gözlerine bakmayı denedim, onunkiler zaten hep benim gözümde. Bende onun gözlerine daldım. 

"Bak şimdi oldu dedi, göz göze olunca konuşmaya gerek yok! Sadece gözlerimde kal" dedi.
Sonra konuşmadan konuşmaya başladık, ses çıkarmadan, el kol hareketleri yapmadan kalpten kalbe. Gözlerimiz kilitlendi birbirine, sadece biz vardık, öylece saatlerce kaldık.
 
 

8 Kasım 2013 Cuma

Garip bir olay

Bugün çok garip bir olay geldi başıma, sizinle paylaşmak istiyorum. 

Ofisteydim, saat 11:30 sularında hukuk departmanımızdan bir arkadaş aradı ve Mustafa Bey sizin adınıza bir icra evrağı geldi, maaşınızdan borcunuzun kesilmesi isteniyor dedi... Allah Allah dedim, icra mı? Benim borcum yok ki kimseye ve söylediğiniz ismi tanımıyorum, nasıl olur dedim. Arkadaş da bu evrakdaki numara ile detaylara icra dairesinden bakılması gerektiğini, oradan detay öğrenilebileceğini söyledi. Bunları konuşurken çok utandım, üzüldüm, öfkelendim ve mideme ağrı saplandı. Arkadaşa bacanağımın avukat olduğunu ve dosyaya baktıracağımı söyledim. Sonra kendime döndüm dedim ki "bu başına gelen bir olay, bu olayı değiştirme şansın yok, değiştirebileceğim tek şey bu olaya karşı yaklaşımın." Dik otururur pozisyona geldim, derin nefes aldım birkaç kez ve eşimi aradım. Böyle böyle bir olay oldu diye anlattım... Bir yanlışlık var diye düşündük ve bacanağı aradım. 

Bacanak sağolsun icra dairesine gitti ve dosyayı inceledi. Mustafa Ayhan isminde kendi işi olan bir kişi senet ya da çek vermiş birilerine ve ödememiş. Sonra bu Mustafa Ayhan'ı bulamamışlar ve nasıl oluyor ise bir şekilde benim tc kimlik no ile eşleştirip beni borçlu hale getirmişler. Bu da yetmemiş, ev, araba ve maaşa haciz koyulmuş. Benim suçum borcunu ödemeyen kişi ile aynı isim ve soyismi taşımak olmuş... Sonra dava açan avukat bulundu, konu açıklığa kavuşturuldu ve umarım hacizler kaldırılacak... 

Bu bir sınavdı; sabır sınavı, olayları kabul etme ve reaksiyon gösterme sınavı... Olayı ilk duyduğumda yaşadığım duygu patlamasını derin nefesler ile yatıştırdım ve sonraki adımlara geçtim. O derin nefes ve merkezime dönmem sonraki adımları rahatça yapmamı sağladı. Sonra hep an'da kaldım, normalde ben bu konu ile binlerce senaryo üretip akşama kadar günümü rezil ederdim. Bugün, bu işin ehli olan avukatlar devrede, onlar bu işi çözecekler, ben kendi işime odaklanayım deyip, an'ın tadını çıkarmaya devam ettim. Ara ara beynim bu konuyu gündeme getirse de derin nefesler ile merkezime döndüm. 

Hayatta böyle olaylar hep oluyor ve olacak da... Bu olaylar hep başkalarının başına gelmiyor, benimde başıma geliyor, gelebilir. Burada önemli olan bu olaylara nasıl yaklaştığım. Ben bügün güzel bir sınavdan geçtiğimi düşünüyorum ve sürece baktığımda aferin bana diyorum, aferin bana!

Sevgiler
Mustafa

7 Kasım 2013 Perşembe

Gemi kaptanı

dı dı dıt dı dı dıt dı dı dıt
sıçrıyorum, her sabah olduğu gibi... bu gemiye binmeden önce her sabah 05:45'de alarm sesi ile uyanır ve o sıçramanın etkisi ile gün boyu kulaklarımda dolgunluk olurdu. Burda biyolojik saatim ile uyanıyorum ve çok mutluyum, kulaklarımdaki dolgunluk gitti. Peki bu alarm neydi? Haylaz saat ile oynamış olmalı... Ooo saat 8:00 oluyor, hemen giyinip yemek salonuna çıkmalıyım. Geminin kaptanı bizi yemeğe çağırdı bu akşam; Derviş, Haylaz, Filozof ve ben. Onlar gitmiş olmalı...

Salona çıkıyorum, yuvarlak masa kurulmuş. Kaptan ve biz. Yüce rehber ve iç sesleri... Masada yok yok maşallah, kaptan çok cömert birine benziyor.

"Selam" diyor kaptan, "gel şöyle yanıma". "Hoşgeldiniz, masama şeref verdiniz" diyor ve kadehini kaldırıyor "yolculuğumuzun hayırlı bitmesi için kaldırıyorum kadehimi, şerefe" diyor.

Yemeğe başlıyoruz, bir tarafımda kaptan, diğer yanımda haylaz, karşımda Derviş ve filozof. Sohbet başlıyor. Kah yolculuk, kah sevgi, kah oyunlar, kah çocukluk, kah bilgelik, kah felsefe... Herkes özgürce paylaşıyor görüşlerini.

Masada en çok konuşan Haylaz, çocuk yaşına bakmadan büyük büyük laflar ediyor ve dikkatin hep onda olmasını istiyor.

Kaptan "sen niye burdasın be oğlum kalsaydın ya evde ailenle" dediğinde Haylaz'ın gözleri doluyor, duygulanıyor ve başlıyor anlatmaya...

"Benim en çok özlemini çektiğim şey çocuk olmak. Çocuk olmak istiyorum, özgürce oynamak. Ailenle kalsaydın diyorsun kaptan amca, kalamazdım, ben bu gemiye aidim. Benim vatanım burası, benim yerim sizlerin yanı. Siz bana çok iyi bakıyorsunuz, bana çocuk olduğumu hissettiriyorsunuz, benim istediğim bu." diyor.Bunları söylemek onu rahatlattı, neşesi tekrar yerine geldi. Daha fazla anlatmak istiyordu ama duygularını beyni kelimelere dökemiyordu... "Ben hep lego setim olsun istemiştim, burda lego seti bile var. Ailem alamamıştı, paraları yoktu." biraz neşeli, biraz hüzünlü bir halde söylüyor bunları.

Kaptan "hepiniz bana emanetsiniz, bu gemide hepinizin ihtiyaçları düşünüldü. Bu geminin siz olmadan ilerlemesi imkansız. Hepimiz bu gemiyi oluşturuyoruz ve tam oluyoruz. Biz bir ekibiz." diyor. 


Kaptan da benim
Haylaz da
Derviş de benim
Filozof da

Kaptan ruhumuz
Rotamız sevgi
Gündüz güneş, Gece, ay aydınlatır yolumuzu
Güneş sonsuz sevgi,
Ay sonsuz sevginin yansıması

Biz bir ekibiz ve tam'ız
Kaptan, Haylaz, Derviş, Filozof ve ben
Şair.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Filozof

Gece...

Gecenin sessizliğini saatin tik tak'ları ve yan kamaradan gelen televizyon sesi bozuyor. Haylaz horul horul uyuyor, nasıl uyumasın yaramaz, akşama kadar koşuşturup duruyor. Derviş'in yatağı boş, şaşırmadım. Güvertededir kesin, bu gece dolunay var, hiç kaçırmaz. 

Üstüme hırkamı alıp çıkıyorum güverteye, başlıyorum turlamaya. Az ileride iki kişi görüyorum, işte orda Derviş, yanındaki kim acaba? Yoksa o geçenlerde bahsettiği filozof bu mu? Yok canım, bu genç bir arkadaş... Ya gerçekten oysa? Ben ne konuşabilirim ki bir filozofla, ben ne anlarım felsefeden? Yok ben en iyisi kamaraya geri döneyim. Başladı yine karın ağrım, kendi kendimi yiyip bitiriyorum böyle, sonra da karnım ağrıyor. 

O arada Derviş beni görüyor "gelsene" diye sesleniyor. Ben parmağımla bir dakika gelir misin diye işaret yapıyorum. 

"Ne oldu, hayırdır?" diyor Derviş. 

Hiiiç, sana bakmaya gelmiştim, senin yanındaki kim?

"Filozof, bahsetmiştim ya sana, gel seninle tanışmak istiyor"

Ama ben, bilmiyorum, ne konuşabilirim ki onunla, ben felsefeden anlamam. 

"Her zamanki mükemmeliyetçiliğin üzerinde, herşeyi bilmek zorunda değilsin! Bırak bunu, senin içinde bir bilge, bir filozof var. Sen onu saklıyorsun. Senin dışarıdan bir bilgiye ihtiyacın yok, herşey içinde. Keşfedeceksin, sabır." dedi Derviş. 

Biraz düşünmeye ihtiyacım var. Söylediklerin kulağa hoş geliyor ama mantığım almıyor, anlamıyorum. 

"Peki o zaman, sen sadece merhaba de ve sonra git yat." dedi Derviş.

Merhaba dedim.

"Selam" dedi filozof. "Selam, benden sana zarar gelmez demektir." dedi. 

Bilmiyordum dedim. 

"Biz de felsefenin üç şartından bahsediyorduk, katılsana" dedi ve devam etti; "Birincisi dertli olacaksın, ikincisi kendin olacaksın, üçüncüsü tam olacaksın."

Düşündüm, bir derdim var ki bu gemideyim, evet bir derdim var. Bir arayış içindeyim. Kendim miyim? Bütün maskelerimi atmaya çalışıyorum, bu konuda daha yolum var. Tam mıyım, değilim.  Tam olmak için kendi döngümü tamamlamam gerekiyor; hem aydınlık hem de karanlık tarafımla barışmam gerekiyor.

"Daldın gittin?" dedi filozof.

Söylediklerini düşünüyordum ve beynimde tartıyordum dedim. Ben bunlarla kalayım biraz, tanıştığımıza memnun oldum dedim. Dert, Kendilik, Tamlık... Bunları sayıklaya sayıklaya kamaraya gittim, uzandım. Olmadı, kalktım, aldım elime bir kağıt kalem başladım yazmaya...

Bir derdim var evet,
Ne olduğunu bilmesem de

Bir derdim var evet;
Belki onu aramak
Belki ona dönmek
Belki beni aramak
Belki bana dönmek...

Bana dönmek...
Kendime, nefs'ime
Bir derdim var evet,
Hem can acıtan hem de zevk veren bir dert
Adı sevgi olan yüce bir dert
Adı aşk olan ilahi bir dert.




29 Ekim 2013 Salı

uçmak...

Geminin güvertesindeyiz, öğle vakti, hava sıcak, güneş her zamanki cömertliği ile bizi selamlıyor. Biraz kemiklerimiz ısınsın diye çıktık buraya, kamara soğuk, karanlık ve sessiz. Havayı güzel bulan herkes çıkmış güverteye. Daha kapıyı açar açmaz fırladı Haylaz, başladı koşturmaya.

Derviş ile ben oturduk, daldık denize. Güneşin ışıkları denizin üstünde renk oyunları oynuyor. Önce gözlerim kamaşıyor, sonra alışıyor. Etraf bulanıklaşıyor ve sadece denizin üstünde dans eden ışıklar kalıyor. Işıklar, coşuyorlar birbirlerine karışıyorlar... Enerji olup akıyorlar, birbirine bağlı milyonlarca atom gibi... İnanılmaz bir görüntü bu, harika!

"Küçükken ne olmak isterdin?" diye soruyor Derviş. Ben ışıkların dansından gözümü almak istemiyorum ama tekrar netleşiyor görüntü ve ilüzyona dönüyorum. O arada savaş üç uçağı geçiyor üzerimizden, işte kurtarıcılarım diye düşünüyorum ve yapıştırıyorum cevabı. Pilot! Pilot olmak isterdim. Bunu söylerken düşünüyorum, evet çok istemiştim pilot olmayı. Yan komşumuzun oğlu Levent abi Kuleli Askeri Lisesi'ni kazanmıştı, sonra Hava Harp Okulu... Pilot... Beynime yerleştirilmiş bir imaj, Tom Cruise'un resmi; yakışıklı pilot, jöleli saçlar, Ray-Ban gözlükler ve asker kıyafeti... Cool olmak, kızlar bana hayran olsun, çocukken bunları hayal etmiştim. 


"Ya şimdi?" diye sordu Derviş. Zor soru bu! Yine uçmak istiyorum ama bu sefer farklı, çok farklı. Bir F4 ile uçmak değil. Daha çocukca bir hayal. Üstümdeki aba kanatlarım olsa diye hayal ediyorum. Ben kendim uçak olsam; hem uçak hem pilot ben olsam. Bu gemi yolculuğunun hızı bana yetmiyor bazen hızlanmak, uçmak hedefe hemen varmak istiyorum.

"Sabırsızsın" dedi Derviş. Evet dedim, sabırsızlanıyorum, çok merak ediyorum varacağımız yeri.

"Beklentilerin var, beklentilerinden kurtul" dedi. "Beklentilerin seni varılacak yer ile ilgili düşüncelere sevk ediyor ve an'ı kaçırıyorsun. Buraya odaklan, bak Haylaz'a nasıl oynuyor, kendisine arkadaş da bulmuş." Arkadaş? Ben bu yolculukta yalnız olacağımı düşünmüştüm? diye sordum Derviş'e.

"Burada" dedi "senin gibi yolcular var. Dün bir filozof ile tanıştım" dedi. Filozof? Beni de tanıştırır mısın dedim. "Tabii" dedi. Yaşasın dedim, demek ki benim gibi iç yolculuğa çıkmış insanlar var gemide. Onlarla konuşabilirim.

"Evet" dedi Derviş, "onlar da senin gibi yoldalar, eğer istersen yoldaş olursunuz, bu yolda destek önemlidir." Çok sevindim, filozof ile tanışmayı dört gözle bekliyorum.

Aklım yine çocukluğuma gitti; pilot, Top Gun ve Berlin'in unutulmaz şarkısı "take my breath away"...


28 Ekim 2013 Pazartesi

Aşk yok olmaktır

Son günlerde çok popüler Mabel Matiz'in bu şarkısı. Aşk yok olmaktır... Çok hareketli ve hoş bir parça... Ben ismine çok takıldım bu şarkının; Aşk gerçekten yok olmak mıdır?

Aşk, gerçek aşk, saf ve pürüzsüz. Gözlerinin içine dalıp gitmek, aylar, mevsimler, yıllar geçsede o gözlerde kalmak, gözlerini alamamak hep orda olmak ve hareket edememek. Hiç ama hiç bitmesin diye bahaneler uydurmak. Sevgilinin yanında olmak. Bu hayallerle çıkılır yola. Düşününce bile insanın içi kıpır kıpır olur, karnında kelebekler uçuşur sanki... 

Aşık olmak, dertli olmaktır bence. Aşkının peşinden koşmak, ciğerlerin parçalanırcasına koşmak, hiç bitmeyeceğini bile bile, son nefesine kadar koşmak ve sonunda ona kavuştuğunda onun kollarında can vermek. Gerçek aşk, saf ve pürüzsüz. O'na olan aşk. O = Yaradan, O = Ben, O = Bütünlük, O = Sevgi, O = Tamlık.

Hafta sonu felsefe söyleşisinde sevgili Berna "kendim olunca ben burada olmayacağım" dedi. İçime olan yolculuğumun sonu, aşkıma kavuşma ve misyonun tamamlanması. Aşk yok olmak değil bence, aşkına kavuşunca yok olmak.

Yol uzun, Derviş'e müsade... Sizi bu güzel şarkıyla bırakıyorum. 




22 Ekim 2013 Salı

Gün doğumu, gün batımı

Gece sabaha döndüğünde hala gözlerimi kırpmamıştım, havanın aydınlanmaya başladığını görünce hemen fırladım ve çıktım güverteye. İşte o an gelmişti; gecenin gündüze kavuştuğu, aşıkların birbirine dokunduğu tek an. O müthiş an, o kanatan, can acıtan an! Gece ölmek üzere can çekişirken gündüz doğmaya çalışıyordu...

Gece gündüze aşık olmuş
Gündüz geceye
Hiç söylememişler birbirlerine
Bu bir sırmış içlerinde

Sabah gün doğarken gece ölürmüş
Akşam gün batarken gündüz ölürmüş
Kavuşmaları imkansızmış
Yalnız iki zaman varmış buluştukları;
Gün doğumu, gün batımı

Haylaz koştu geldi yanıma, haydi oyun oynayalım dedi. Haklıydı, o kadar çok ihmal etmiştim ki onu... Kendimle kalmak iyi, çok iyi geliyor ama Haylaz bu, hep onunla ilgilenmemi istiyor.

Tamam geliyorum!

İçimdeki Derviş, Haylaz ve ben. Geminin yürümesi için hepimize ihtiyaç var.

18 Ekim 2013 Cuma

Beni affet bu gece

Gece zifiri karanlık... Haylaz mışıl mışıl uyuyor yanı başımda. Derviş yatağında yok, güverteye çıkmış olmalı, polarımı üstüme geçirip güverteye çıkıyorum yavaş yavaş. Gökyüzü kapkara, ne ay var ne yıldızlar. Ay olsa ne iyi olurdu, ben aya bakınca onu görüyorum, aşkım ay oluyor bana görünüyor. Ay olmayınca kolum kanadım kırık... Derviş nerede acaba, ortalıklarda yok... Turluyorum güvertede, işte orda ışığın altında... Elinde birşeyler var onları okuyor.
Hayrola Derviş gecenin bu saatinde ne yapıyorsun burda?
"Uykum kaçtı, biraz hava almaya çıktım, sen niye burdasın?"
Garip bir rüya gördüm; bir bilgenin yanındaydım, ona sorular soruyordum. Ben cevapları merakla beklerken bana sadece baktı, baktı... "Derviş" dedi! Gözümü açtım, sen yoksun. Seni bulmaya geldim, neden senin ismini söyledi?
"Demek Derviş dedi... Sence neden benim ismimi söyledi?"
Bilmiyorum.
"Çok kolay söylüyorsun bu sözü, kendine sormadan bilmiyorum diyorsun! Gerçekten bilmiyor musun?"
Bilmiyorum
"Biliyorsun ama kendine söyleyemiyorsun? Biz niye burdayız? Niye bu yolculuğa çıktık? Derviş dedi çünkü ben bu yolculukta sana rehberlik edeceğim. Sana sorularının cevaplarını söylemedi, çünkü bilmiyor! Onların cevapları sende, sadece sende. Belki bütün cevapları hemen bulamayacaksın, bu yol sabır yolu, sabredeceksin."
Peki bu yol, ne kadar sürecek?
"Bu sana bağlı; ne kadar derine inmek istersen o kadar uzayacak, ne kadar sığ kalırsan o kadar kısalacak."
Geride bıraktıklarım, onları görebilecek miyim?
"Uzunca bir süre hayır!"
Bu sözü bir tokat gibi patladı yüzümde, kamarasına doğru yürümekte olan Derviş'in arkasından bakakaldım. Koyu gri sulara baktım, daldım, gittim... O en sevdiğim şarkıyı mırıldanmaya başladım... Geride bıraktıklarım için....
Beni afftet bu gece, sadece bil istedim, karanlığın içinde, sadece bil istedim...


15 Ekim 2013 Salı

Gitmek

"Gitmek mi zor kalmak mı" diye sordu Derviş
Gitmek dedim, hiç düşünmeden 
Ben hep gittim, bir tek gitmeyi biliyorum
Giderken hep canım yanar... 
Sence? dedim

"Kalmak" dedi
"Gidenin arkasından bakar kalırsın
Sen sabit kalırsın, o senden uzaklaşır
Canının bir parçasını götürür giden
Sen sadece bakar kalırsın
İçin kanaya kanaya dönersin eve
O yok evinde, şehrinde, vatanında"

Giden de her yerde aşkını arar 
Başkalarına bakar da görmez 
Yabancı yerler, yabancı yüzler
Canının bir parçası aşkında
Dönmeyi bekler 

Peki, gitmek mi zor kalmak mı?

14 Ekim 2013 Pazartesi

Yolculuk

Bir daha dönüş yok biliyorum. "Ok yaydan bir kez çıktı mı bir daha geri dönmez" derdi hep. Ok yaydan fırladı artık, eteğimde biriktirdiğim onlarca farkındalık, hepsi dönüşmeyi bekliyor...

Limana doğru ağır ağır yürüyoruz; Derviş, Haylaz ve ben. Bu karar çok ani oldu, daha önce konuşuyorduk ama o hep gelecekte olacaktı, bugünün konusu olmamıştı hiç. Hava epey bir serin, yanımıza kalın birşeyler aldık, gerçi Haylaz üşümez, o her daim yarı çıplak. Derviş çantasına doldurdu kumaşları, incileri... Çok garip adam, aşkına verecekmiş buluştuklarında. Çantana sen peynir ekmek, su filan alsana, ölecek açlıktan haberi yok.

Uzaktan limanın ışıkları görünüyor, bizim gemi bekliyordum umarım. "Ordaaaa" diye bağırıyor Haylaz, başlıyor koşmaya... Ona söyleyemedik henüz, o kadar neşeli ki şimdi de neşesini bozmak istemedim. Deniz'in kokusunu içime derin derin çekiyorum, geminin yanındayız. Derviş'le bakışıyoruz, umarım eminsindir diyorum, "bilmiyorum" diyor. Bilmiyorum?

Öğleden sonraydı, ay erken gelmişti, yarım ay. Uzandık çimenlere, Derviş başladı aşkından bahsetmeye... Kim bu dedim, Derviş kim? Aşkın kim? Bu ne kadar büyük bir aşk, her gün acıdan kavruluyorsun, kim için? "Merak ediyor musun" dedi. "Karşılaşmaya hazır mısın?". "Ben hazırım" dedi Haylaz, hiç birşey anlamadan dinlemeden. Hazırım dedim, meraktan ölüyorum. "O zaman" dedi "karanlık olunca düşüyoruz yola, bu gece bir gemi kalkacak limandan, adı Yolcular. O gemiye binelim". Nereye gidiyor dedim o gemi? Ne zaman döneceğiz? "Nereye gittiğini şimdi söyleyemem ama gemi bir daha dönmeyecek". Haylaz'ı aradı gözlerim, uzaktaydı... Ne demek dedim dönmeyecek, bizi nasıl bir maceraya sürüklüyorsun? "Aşkımın aşkımız olmasını istiyorsan ve karşılaşmaya hazırsan tek yolumuz bu, dönüş yok!". Tamam dedim, zaten hep acele karar veririm...

Geminin adı Yolcular, bir sürü insan doluşuyoruz gemiye. Derviş dönüyor ve "bilmiyorum dedim ya" diyor "aslında biliyorum ama sen bunu anlamlandırıp kelimelere dökemeyeceğin için söylemiyorum". Derviş'i çoğu zaman anlamadığım doğru ama bu da fazla! "Bana kızma, sabırlı ol. Bu yolculuk senin yolculuğun, kafandaki fazlalıkları atıp sadeleşeceksin, sabırı öğreneceksin, şefkati öğreneceksin ve sonra aşkımızda tanışacaksın. Şu anda anlayamıyorsun çünkü bu Liman'dan ötesine hiç gitmedin." Söylediklerini anlamlandıramıyorum ama korkusuzca bu sefere çıkıyorum. Bu benim hayatımın yolculuğu, Derviş'in dediği gibi her anın tadını çıkararak, acılara dayanarak ilerleyeceğim.