30 Aralık 2013 Pazartesi

Akış

Küçüktüm, bir derenin kıyısına gitmiştik, hayal meyal hatırlıyorum, insanlar balık tutuyordu... insanlar paçaları sıvayıp suya giriyordu, ben suya bacaklarımı soktuğumda müthiş bir akıntı olduğunu hissettim, taşların üstündeki ayaklarım kayıp gidecekti az kalsın. Korkup daha derine gidemediğimi hatırlıyorum. 

Sonra biraz daha büyüdüm, bir gün büyük abiler dere kıyısına gidiyorlardı takıldım peşlerine, ben korkak bir bıdık. Yüzmeye gidiyorlardı, bende yüzer miydim kim bilir? Gittik, hadi dediler atla sende, ben korkak ben, atladım suya ve aman allahım derenin derin bir yeriydi, beni sürüklemeye başladı, diğer çocuklar gülüyor eğleniyor ve akıyorlardı su ile. Onları hayal meyal duyuyordum, hayal meyal çünkü ben kendi sürecimdeydim; ayaklarımı yere basmaya, bir yerlere tutunmaya çalışıyordum, olmuyor da olmuyordu... Sürükleniyordum, korkuyordum, ölüyordum, su yutuyordum... Bir abi beni tutup çıkardı sudan, hayatımın en büyük kabuslarından birisiydi... Herhalde yaşım 10'du... Derenin akıntısı benim kabusum olmuştu. 

Bugün farklı bakıyorum bu deneyime... Bugün akışa kendini bırakmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum, bugün suyun üstüne kendimi bırakıp suyun beni istediği yere götürmesini deneyimleyi çok seviyorum. Suyun üstüne uzanıp, kollarımı yana açarak, güneşi içime çekerek akmak, keyifle, gülerek, tıpkı o abiler gibi, tıpkı yaşam enerjisi ile dolup taşan insanlar gibi... 

Bugün farklı bakıyorum bu deneyime, akışa direnç göstermenin bana zarardan başka birşey vermediğini, akışa karşı gelmenin intiharla eşdeğer olduğunu düşünüyorum. 

Akışta kaldığımız keyifli an'lar dilerim. 

Sevgiler, Mustafa 

29 Aralık 2013 Pazar

yeni? yıl

Evet bir yanlışlık yapmadım yazarken, yeni'den sonra bir soru işareti var. Yeni yıl, umut, sağlık, başarı ... getirsin. Üzgünüm ama yeni yıl bize hiç bir şey getirmeyecek, yılın yeni olması masadaki, duvardaki takvimlerin değişmesinden kaynaklanıyor, 2013 yerine 2014 yazmasa belki anlamayacağız ve bu kadar beklenti de yüklemeyeceğiz yeni yıla... 

Ne diyorsun sen? diyebilirsiniz, haklısınız, bugünlerde bu kadar iyi dilek dilerken, iyi dilekleri duyarken bunları duymak hoş değil... Amacım bir farkındalık oluşturmak; yeni yıl size birşey getirmeyecek, eğer siz isterseniz mutlu olacaksınız, kilo vereceksiniz, sağlıklı olacaksınız. Dışarıdan birşey beklemeyin diye hatırlatıyorum sadece... 

Akşam akşam nereden okudum bu bloğu diyorsanız söyliyeyim, bu yazdıklarım acı ama gerçek. Şöyle birşey yapalım istersen, bir kağıt kalem alalım ve yazmaya başlayalım neler yapmak istediğimizi, uzunca bir liste. Sonra tek tek okuyalım onları, hangilerini gerçekten yapmak istiyorum, hangileri başkalarının (ailemin, eşimin, arkadaşlarımın) olmamı istediği şeyler, hangileri trendy şeyler... 

Gerçekten istediklerimizi bir daha bir temiz kağıda geçirelim. Sayısı kaç bilmiyorum, işte bu seçtiklerin senin 2014 hedeflerin olsun, hatta sen 2014'ü boşver, hemen yarın uygulamaya başlayacağın hedefler olsun bunlar... Hemen yarın başlayalım gerçekleştirmeye, an'da kalarak, her an'ı doya doya yaşayarak. An'ı doya doya yaşayınca göreceksin yıl / ay / gün anlamsızlaşacak. Sadece bu an olacak. 

Mutlu an'lar 

Sevgiler, Mustafa

24 Aralık 2013 Salı

Mekansızlık

Sabahın ilk ışıkları ile terk ediyorum şehrimi, bu sefer iki günlüğüme. Ay el sallıyor bay bay diyor, bir taraftan güneş uyanmaya çalışıyor.



Mekansızlığı tatmışsın sen dedi meleğim, evet haklı, mekansızlığı tattım. Uzak ülkelerin, uzak şehirlerin otellerinde gece yarısı sıçrayarak uyanıp "ben nerdeyim?" diye kendi kendime sorduğum, tuvalet nerde diye arandığım geceler çok olmuştur. Hiç tanımadığım yüzlerde sevdiklerimi aradığım çok olmuştur, garip gülümsemeler, garip bakışlar, garip kızgınlıkların içinde...

Mekansızlık... 

Kötü birşey değil mekansızlık, aydınlanma yolunda yürüyen (hangi inanış, hangi felsefe olursa olsun) kişiler kendilerini misafir olarak görüyorlar, bu dünyaya bir misafir olarak geldik gideceğiz diye bakıyorlar. Dünyaya, dünyadaki varlıklara çok fazla anlam yüklemek, onlara bağlanmak ve sonrasında onların kölesi olmak alışıldık bir sorun. Geçen gün şunu düşündüm; ben bir pervaneli uçağım ve yüklerimden dolayı yükselemiyorum. Bavullarımı atmam gerekiyor, hafifletmem gerekiyor uçağımı; eşyalar, kıyafetler, ayakkabılar, ilişkiler, hepsinin elden geçmesi gerek!

Mehmet ile birlikte yoldayız, mekansızlığı konuşuyoruz, birden at avrat silah dedi... Güldük baştan, sonra düşününce haklı buldum... Bizim ecdadımız göçebe yaşıyor, ordan oraya akın ediyor, dünya ile bir bağlantıları yok denecek kadar az... Sonra yerleşmeye başlıyor, yayılmaya, daha fazla daha fazla kazanmaya toprak almaya, dünyada yayılmaya... Olmuyor dağılıyor. 

İşte paradoks burda başlıyor; dünyaya çıplak geliyoruz ve çıplak gidiyoruz. Arada bir sürü mal mülk elde ediyoruz ve giderken bırakıyoruz. Bu mal mülkü elde ederken onların sahibiymiş gibi yapıyoruz ve hep bizimmiş gibi sarılıyoruz. Geldiğim nokta şu; dünyadaki mal, mülk, ilişkilere ne kadar sıkı sarılır isek gerçeklikte o kadar az alan kalıyor. Dünyadaki mal, mülk, ilişkileri ne kadar bırakırsak gerçeklikte o kadar alan açılıyor ve sevgiye, aşka dönüşüyor.

Peki bu paradoksu nasıl çözebiliriz, hem dünya da hem de gerçeklikte olmak nasıl olabilir? Bunun cevabı denge zannedersem. Dünyevi işleri gerçeklikle dengelemek. Hayatı idame ettirecek kadar dünya ile ilişkide olup, enerjimizi akışa yönlendirmek ve gerçeklikte olmak.

Sonuç olarak, dünyadaki mekansızlık gerçeklikte mekan yaratıyor. Buna bir bakmakta fayda var, farklı görüşler var ise konuşalım.

Sevgili Tülin dün okuduğum yazısını Sevda ve güneşle diye kapatmıştı, çok sevdim bunu..
Sevgi ve güneşle kalın
Mustafa

16 Aralık 2013 Pazartesi

Alkolün kollarında cenneti aramak

Bilirsiniz sarhoş adamla uğraşmak zordur, Cumartesi gecesi sevgili kardeşim Coşkun için zor bir gece oldu, bayağı bir uğraşmak zorunda kaldı benle... Teşekkürler Coşkun:)

Alkolün sınırını aşınca cenneti bulacağımı zannederken cinnete giden bir yolculuk yaptım. Kendimden, yalnızlığımdan ve korkularımdan o kadar kaçmak istedim ki... Bi de bunlara mağdur rolünü ekledim ve tam bir film çıktı ortaya. Alkol ile birlikte seçenekleri göremez oldum, bir girdabın içine takıldım kaldım, çıkamadım kaldım. Kaldım, çıkamadım! 

Duygularımı yaşamayı bırak, nefes alıp hayatıma devam etmek çok zor oldu. Hata yaptım kabul ediyorum, dibe vurdum ve daha güçlü çıkıyorum. 

Sevgiler 
Mustafa 

14 Aralık 2013 Cumartesi

Bağımlılık

Bağımlılık kötü bir şey, hepimiz biliriz. Sigara, alkol, madde bağımlılığı gibi ama ben bunlardan bahsetmeyeceğim! 

İnsanı yiyip bitiren, duygusal bağımlılık diyebileceğim eşine, çocuklarına, anneye, babaya ... olan bağımlılıktan bahsedeceğim. Ne varki insanın çocuğuna bağımlı olmasında? diye soranlar olabilir, çok masum görünse de o da bir sıkıntı! 

Insan kendisine değil de başkasına odaklandığı zaman, hep dışarıdan beklediği zaman oluşuyor bağımlılık. Sevilmek istiyor örneğin, başkaları onu sevsin. Halbuki kendisini sevse, oluşturduğu sevgi çemberi ile sevilme ihtiyacı diye birşeyin kalmadığını görecek, yalnız kalmayacak, yalnız olmayacağı için de başkalarına bağımlı olmayacak. Kendimi sevmek, kendime şefkat göstermek hayattaki en büyük yatırımım. Eğer ben kendimi seversem, kendi sürecime dönersem ve diğerlerini de birer birey olarak kabul edip onların süreçlerine saygı duyarsam bağımlılık ortadan kalkacaktır. Bu eş için de geçerli, arkadaş için de, çocuk için de. 

Bunu yapmadığımızda bağımlılık yüzünden başkalarının hayatlarına onların süreçlerine müdahale ediyoruz. İlişkide olduğumuz insanları bizim malımız gibi görüp üzerlerinde hak iddia ediyoruz. 

Dünya bizim yansımamız, en değerli varlığımız kendimizi sevelim ki yansımamız da sevgi dolu olsun. 

Sevgiyle kalın
Mustafa

12 Aralık 2013 Perşembe

Özgüven

Kurumsal hayatta istenen yetkinliklerden birisidir özgüven. Çalışan olarak yönetciniz sizin özgüveninizi değerlendirir. Elinde bir değerlendirme kriter listesi vardır, ona göre skalada bir yere oturtur sizi. Ya da bir yönetici olarak sen yaparsın değerlendirmeyi.

Bu hafta özgüven konusunu çok düşündüm, benim değerlendirmelerimi hatırladım ve şöyle bir noktaya geldim. Ben öyle dışarıdan görüldüğü kadar yüksek bir özgüvene sahip değilim. Hatta düşük olduğu için onu kapatmak adına diğer uca gidip manda özgüveni varmış gibi oynuyorum. Bu ciddi bir aha efekti yarattı. Bunları sevgili meleğime  itiraf ettim, meleğim de bana "işte şimdi kendine güvenmeye başladın" dedi. Evet kendime güveniyorum artık, insanlara güvenmenin önce kendine güvenden geçtiğini gördüm. Kendime güveniyorum ve insanlara güveniyorum. 

Herkese ve herşeye açtım gönlümü; sevgi ve güvenle! 

Hepinizi bekliyorum :)

8 Aralık 2013 Pazar

Özgürlük

Geçenlerde arkadaşlarım ile sohbet ederken özgürlük ile ilgili şunu söyledim ve çok hoşuma gitti, galiba orijinal bir söz oldu; Özgürlük, beynimizde sınırlarını çizdiğimiz ve bir çembere hapsettiğimiz bir kavram.

Ben özgürüm, özgürce seçerek yaşıyorum. Özgürlüğümün önündeki tek engel benim, bir başkası değil. Özgürlüğü konuşmaya, tartışmaya başlayınca, karşılaştırmalar, kıyaslamalar başlıyor. Özgür olduğunu düşünen biri bu tip bir tartışma sonrasında kendini köle gibi hissedebiliyor. Bu noktada kendini tanımak, kendi benliklerin ile barışmak ve onların her birini çeşitli durumlarda kullanabilmek bence özgürlüğün ta kendisi.

Hayal kurmaya varım, daha özgür ve daha mutlu olmaya varım ve bunlarla birlikte şu ana hamdolsun deyip şu anda mutlu ve özgür olmak çok keyifli. Merkezimde, durarak, nefes alarak yaşamaya devam. 

Sevgiler 

5 Aralık 2013 Perşembe

Gül kendi kendine...

Saat 05:45 alarm çaldı, tedbirliydim telefonum yakındı ve kapattım hemen alarmı. Alarm sesi de telefon çalma sesi ile aynı... Zaten iOS7 ile birlikte herkesin zil sesi aynı... 

Eşofmanlarımı giydim, takım elbisemi ve gömleğimi yanıma alıp düştüm yola. Erkenden köprüyü geçmenin huzuru ile spor salonuna vardım. Sporumu yaptım, duşumu aldım. Dolaptan takım elbisemi aldım, pantolunumu giydim ama bu pantolon çok büyük ? Allah Allah bu ne böyle? Meğerse sabah karanlıkta geçen yıl giydiğim 54 beden takımı almışım, şu anda söylemesi ayıp 50 ya da 52 giyiyorum. Eeee ne yapacağım şimdi dedim, aldı bir telaş beni. Sonra kendi kendime gülmeye başladım, nefes aldım merkezime döndüm. Attım kahkahayı... Kendimi kendime gülmek bana çok iyi geldi... Toplantılarım da var, eşofmanla işe gidilmez... Doğru eve döndüm, üstüme olan elbisemi giyip gittim işe. Günüm keyifli geçti, gülmek iyi geldi. 

Kendi kendinize gülün, kendi kendinize konuşun, inan iyi geliyor. 

Sevgiler 

4 Aralık 2013 Çarşamba

Mantra'n ne?

Daha önce de yazdığım gibi bu hafta presence in groups eğitimine katıldım. Eğitim sırasında bir çalışma yaptık; mantra belirleme... Mantra'yı google ederseniz birçok anlamına ulaşabilirsiniz. Benim aldığım anlam; belirlediğiniz mantrayı tekrar tekrar söylediğinizde sesiniz bedeniniz, beyniniz ve ruhunuz tarafından duyulur ve mantrada belirttiğiniz güçlü ya da geliştirmek istediğiniz yönünüz ne ise duyulur, anlaşılır ve gelişir. 

Benim belirlediğim mantra şu;
I am a great warrior who has many battlefields innerside. I am not seeking for a victory, I love fighting there! 
Yani ben içinde savaşlar olan bir büyük savaşçıyım. Zafer peşinde koşmuyorum, orda savaşmayı seviyorum. 

Bunu kendime söyledikçe güçlendiğimi hissediyorum. 

Peki senin mantra'n ne?

1 Aralık 2013 Pazar

Yiğenek

The Experience of Presence in Groups eğitimine katılıyorum, dün başladık ve harika gidiyor. Eğitimi sevgili Dorothy ve Zeynep veriyorlar. Bir grup önünde varlığım nasıl? bunu tanımaya çalışıyorum. Konu basit gibi gözüksede pek bir zor. Çünkü presence denilen şey, ben demek. Ben iç benliklerime ne kadar barışıksam ve ne kadar tam'sam o kadar iyi bir varlık gösterebiliyorum grup karşısında. 

Bu sabah sevgili Zeynep bir ekzersiz yaptırdı. İç benliklerimiz ile temas ettik, benimkileri biliyorsunuz işte; Derviş, Haylaz, Filozof, Meleğim, Kaptan, Şifacı... derken bugün o çalışmada yeni bir benlik ile tanıştım, Yiğenek... Hoppala bu nerden çıktı diyenleriniz var biliyorum ama içimde saklayamam söylemem lazım... Füsun, üzgünüm :P 

Yiğenek benim küçükken okuduğum Dede Korkut hikayelerinden birisindeki karakter. Yiğenek bir yaşındayken babası esir düşer ve 15 yıl boyunca bunu bilmez. Öğrenince Han Bayındır'ın yanına kattığı 24 yiğit ile gider babasının esir tutulduğu kaleyi ele geçirir ve babasını kurtarır. Yiğenek babasız büyümüş... 

Sabah, ekzersizi yaparken, ben Yiğeneği camdan yapılmış bir bahçıvan odasında buldum, dışarıdan içerisi görülmesine rağmen bugüne kadar kendisini görmediğim için bana çok kızgındı, üzgündü ve ağlamaktan yorulmuştu. Ben onun babasıydım ama hiç yoktum ortalıkta... 

Yiğenek... Ben seni kurtardım sende beni kurtar der gibiydi, çocukluğunu yaşamadan sorumluluklar almış, kılıç kuşanmış, ok atmış, güreş öğrenmiş ama oyun nedir bilmeyen Yiğenek. Annesinin etrafının söyledikleri ile hayat senaryosu kurmuş Yiğenek... Büyük savaşçı, cesur yürek Yiğenek! Senin bana vereceğin ne var? Hayatımda ne yapacaksın? 

Yiğenek her ne kadar büyük savaşçıya dönüşsede, çocukluğunu yaşamayan ve hüzünlü tarafı beni tarif  ediyor... Benim enerjik olmayan, benim neşeli olmayan, benim modu düşük olan, benim hüzünlü tarafım o. Bugüne kadar yok saydığım, hep enerjik, mutlu, sevinçli görünmek isteyen ben, onu gözümün önünde olsa da görünmez kıldı. Bugün onunla tanıştığıma, onu kabullendiğim ve hayatıma soktuğuma çok mutluyum. Yiğeneği ve onunla birlikte tüm benliklerimi seviyorum. Ben onlarla Tam'ım. 

Sevgiler 
Mustafa 






27 Kasım 2013 Çarşamba

Şifacı ile tanışma

Saat gecenin ikisi... Kime göre? Denizde seyretmekte olan bir insan için limanda ayarlanmış saat doğru ise, gece saatin ikisi... İşin kötü tarafı denizin ortasında tabii ki telefon çekmiyor. Halbuki hiç elimden düşürmezdim telefonumu, uyanık olduğum zamanlarda elimde, uyuduğum zamanlarda baş ucumda idi, onsuz bir hayat düşünülemezdi. Keskin cümleler... Demek ki herşey olabiliyormuş...

Bu saatte uyanmam aslında, biraz midem rahatsız, aynı kurumsal hayattaki günlerim gibi, çağımızın hastalığı reflü! Evet Mustafa Bey reflünüz var, nedeni stres... Herşeyin nedeni stressssss... Buna inanmazdım ama bu gemiye bindiğimden beri doğru olabileceğini düşünüyorum... Evet evet, burda beynim daha az oyun oynuyor benle :)

Peki ne oldu da reflü, diş gıcırdatma, diş sıkma gibi rahatsızlıklar gitti? Çok basit şifacım sağolsun... Şifacı mı? Ne diyorsun? Yeni birisimi var gemide benim tanımadığım? Evet, adı şifacı...

Geçenlerde tanıştım kendisiyle, ihtiyacın olan bütün güç senin içinde dedi. Güç sensin, şifacı sensin! Yapman gereken... Dur biraz dur, benim mantığım almıyor bunu... Nasıl yani, ne şifacısı? Ne yapabilirsin ki sen? 

Sevgili beynim, beni sevdiğini ve oyunları sevdiğini biliyorum, o kadar çok oyuna gebesin ki seni takip etmekte zorlanıyorum... Çok rica etsem kısa bir ara verebilir misin? 

Daha değil, buna hazır değilim... Daha sonra belki... Bu kadarı fazla...

26 Kasım 2013 Salı

Kapılar ve ardındaki süprizler

Bu fotoğrafı dün gece Dubai'deki otelime gelince çektim. Otel koridorlarından kapıların fotoğraflarını çekmeyi seviyorum. Bu kapılar bana hayatta önümüze çıkan seçenekleri hatırlatıyor. Hergün bir sürü seçim yapıyoruz, işte bu kapıların arkasında seçimlerin sonuçları var. Seçeneklerimizi ne kadar artırabilirsek o kadar zengin olabiliyoruz ve iç pusulamızın gösterdiği yöndekini seçme fırsatımız oluyor. Seçimler ve sonuçlar derdi Dorothy harika türkçesiyle... Seçimler ve sonuçlar...

Kapıların arkasında süprizler bizi bekliyor. O kapıyı açmak için anahtar beynime, içeri girmek için cesarete ve içeride gördüklerimi kabul edip o odada yaşayabilmek için şefkat ve sevgiye ihtiyaç duyuyorum.

Otel odaları... Çok vaktim geçiyor otel odalarında, bazen bir evden fazlası oluyorlar benim için. Uzakta olmak hüzünlü olsa da o odaya girmek beni rahat ettiriyor. Aslında otel odası yok, başka ülke de yok. Ne Dubai var, ne de Lagos. Başka ülke de benim, otelde benim, o odalar da benim... Açmaya çalıştığım da kendi kapılarım. Bedenim farklı diyarlarda olsa ben hep kendi diyarımdayım, burada kendi başkentimde, kendi merkezimde. Ruhumun merkezi, vatanım. Beynim ise yeni oyunlara gebe, aklı gezmekte, beni merkezimden uzaklaştırmak onun en sevdiği şey. Aradığım denge, beynim polarite peşinde. Denge...

Nasılsın diye sordu Lian dün, iyiyim dedim. İyiyim demek adetten olduğu için değil, gerçekten iyiyim.Eteklerimde biriktirdiklerimi paylaşıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor :)

Sevgiler,
Mustafa

21 Kasım 2013 Perşembe

ilk seyahatim :)

Saat 05:45, alarm sesiyle sıçrıyorum. Nerde bu telefon? Alarmı kapatmam gerek, eşim ve çocuklar uyanmasın! nerde bu telefon?

Saat 05:45, kalkıyorum ve kalkmamla oturmam bir oluyor, yine kafamı odanın ferforje aydınlatmasına vuruyorum, bir gün kafayı yaracağım ya hadi hayırlısı!

Saat 05:45, telefonu buldum, ohhh.

Bu teleşın niye diye sorma meleğim şu an, uçağa yetişeceğim... aşağıya iniyorum, akşamdan hazırladığım çantamı kapatıyorum (başak burcu olmanın avantajı işte, çanta akşamdan hazırlanıyor).

"Birşey unutmadın mı" diye soruyor meleğim? Evet unuttum, Günaydınnnnnn, günaydınnnn. Günaydın bana, günaydın bedenim, günaydın beynim, günaydın kalbim, günaydın ruhum, günaydın derviş, günaydın filozof, günaydın haylaz, günaydın kaptan, günaydın meleğim... Günaydın benliklerim, günaydın gemimim mürettebatı, günaydın sevgililerim, günaydın canlarım. Günaydınnnnnn, ben sizlerle tamım ve şehirli dervişim.

Derin bir nefes alıyorum, bir tane daha, bir daha... "trust the process" diyor derviş, sakin ol, uçağa da yetişirsin işe de, anı kaçırma, bu an bir daha yaşanmayacak, her an'ın keyfini çıkarmayı unutma. her an o kadar değerli ki, evet diyorum haklısın. takıyorum kulaklıkları ve seçiyorum sabah şarkımı. bu sabah Sıla'yı seçiyorum, Oluruna Bırak...

Bu birkaç dakikalık durmak ve merkezime dönmek bana çok iyi geliyor, bedenimin duruşu değişiyor ve başlıyor yolculuk, bugünkü rotamız Stuttgart. Yine bir iş seyahati diyorum, iş seyahatleri sıkıcı hele de sık olunca... niye öyle düşünüyorsun diyor meleğim, bu seyahat iş için olabilir, sebebi ne olursa olsun, seyahati sen yaşacaksın, kendinle kalma fırsatın olacak, sessiz odanda meditasyon yapabilirsin, şiir yazabilirsin, kitap okuyabilirsin. uçakta ya da iş yerinde yeni insanlara dokunabilirsin, yeni insanlar, yeni yüzler, yeni hikayeler. heyecanlı değil mi? haklısın diyorum, meleğim çok haklısın.

işte bu benim motivasyonum oluyor, bu seyahat benim ilk seyahatim ve merak ediyorum acaba bana neler kazandiracak.

sevgiler, sizi Sıla'nın canlı performansıyla başbaşa bırakıyorum




17 Kasım 2013 Pazar

Meleğim

Sabah erken saatler, alarm ile uyanmamış olmanın mutluluğu içerisindeyim. Yıllar boyu hep aynı saatte kalktım 05:45! Hemen kalk, köprüyü geçeceksin, geç kalırsan yandın! Saatlerce trafikte mi olmak istiyorsun? Hani nerde senin Alman tarafın, disiplinli tarafın, kallllllllkkkkkkk! Tamam tamam kalkıyorum deyip sıçrardım yataktan. 

Çok komiktir, birgün fizik tedavi uzmanı bana yataktan nasıl kalkıyorsunuz diye sormuştu, bende nasıl sıçrayarak kalktığımı göstermiştim. Kadın şok oldu, hayır boyle olmaz ben size nasıl kalkmanız gerektiğini göstereyim demişti. Normal bir insanın kalkması gereken bir kalkış şekli varmış ve onu da o zaman öğrenmiştim. Uyguladım mı? Hayır! 

Kasım ayı bu sene sıcak seyrediyordu iki gün önceye kadar ama iki gündür soğudu ve mevsim normallerine döndü. Meteorolojinin yıllar boyu veri biriktirip mevsim normalleri yayınlaması çok güzel. Bu veri toplama ve aritmetik ortalama alma o kadar çok içimize işlemiş ki bir normal bulma sevdamız var, bakınız benim ikinci paragrafda kullandığım normal insan. Sanki bir normal arayışı ve onunla kıyas yapma yarışı var. 

Amma dağıttım konuyu, Derviş ve Filozof olmayınca böyle bir oradan bir buradan anlatıyorum... Güverteye çıkıyorum, metal zeminde çıt çıt çıt yağmur damlalarının sesi, yağmurluğumun kapşonunu çekiyorum kafama. Sonra çıkartıyorum, biraz ıslanayım ve olacak ki! Hafif sert bir rüzgar var, güverte bomboş... Yürüyorum, ileride ıslak bir bankda bir kız oturuyor... Yaklaşıyorum yanına doğru, bir gariplik var. Bu kız, hayır canım olur mu hiç. Aaa bu kızın arkasında kanatları var. Bembeyaz bir kıyafeti var üzerinde, sarı kızıl saçları, uzun, kıvırcık... Bana bakıp gülümsüyor, onun bakışları beni davet ediyor, onun bakışlarına kilitleniyorum ve ona doğru yürüyorum, etrafta olan bitenler duruyor,  martı geçiyor yavaş çekimde, o anda sadece ben ve o kız! 

"Selam" dedi. Selam, artık öğrendim, benden sana zarar gelmez diyor.

Selam dedim bende. Sadece gözlerimin içine bakıyor ve hiç birşey söylemiyor. Ben gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum, birisinin benim gözlerimin içine böyle bakmasına alışık değilim, ben utanıyorum. Ben, benim öğrendiklerim, benim din öğrenimim, benim normlarım, benim ahlak kurallarım, benim normallerim, benim bildiklerim, hepsine aykırı! O'nun gözleri hep gözlerimde, ben bir martıya bir ona, sonra bir geminin bacasına, bir ona, sonra bir denize bir ona... Ben onun gözlerine bakamıyorum! 

"Ben meleğim" dedi. "Her insanın bir kız bir de erkek meleği olur, ben senin kız meleğinim". 

Ben meleklerin görünmez olduğunu sanırdım diyorum. O benim gözlerime kilit. Utanıyorum, kızarıyorum, bakma benim gözlerime demek istiyorum. 

"Ben senin kendini tanımana; hem sevdiğin hem de sevmediğin taraflarını keşfetmene yardımcı olacağım. Sen tam olana kadar yoldaşın olacağım"

Peki tam olunca ne olacak? 

"Sen evren olacaksın, sen sevgi olacaksın, sen sen olacaksın ve akacaksın."

İşte ben bunları anlamıyorum.

"Sabır!"

Sanki Derviş'i duymuş gibi oldum; sabır sabır sabır!

"Yalınlık, Şefkat ve Sabır... Bunlar bizim düsturumuz!"

Yaramaz bir çocuk gibi hissettim kendimi. Sustum. Gözlerine bakmayı denedim, onunkiler zaten hep benim gözümde. Bende onun gözlerine daldım. 

"Bak şimdi oldu dedi, göz göze olunca konuşmaya gerek yok! Sadece gözlerimde kal" dedi.
Sonra konuşmadan konuşmaya başladık, ses çıkarmadan, el kol hareketleri yapmadan kalpten kalbe. Gözlerimiz kilitlendi birbirine, sadece biz vardık, öylece saatlerce kaldık.
 
 

8 Kasım 2013 Cuma

Garip bir olay

Bugün çok garip bir olay geldi başıma, sizinle paylaşmak istiyorum. 

Ofisteydim, saat 11:30 sularında hukuk departmanımızdan bir arkadaş aradı ve Mustafa Bey sizin adınıza bir icra evrağı geldi, maaşınızdan borcunuzun kesilmesi isteniyor dedi... Allah Allah dedim, icra mı? Benim borcum yok ki kimseye ve söylediğiniz ismi tanımıyorum, nasıl olur dedim. Arkadaş da bu evrakdaki numara ile detaylara icra dairesinden bakılması gerektiğini, oradan detay öğrenilebileceğini söyledi. Bunları konuşurken çok utandım, üzüldüm, öfkelendim ve mideme ağrı saplandı. Arkadaşa bacanağımın avukat olduğunu ve dosyaya baktıracağımı söyledim. Sonra kendime döndüm dedim ki "bu başına gelen bir olay, bu olayı değiştirme şansın yok, değiştirebileceğim tek şey bu olaya karşı yaklaşımın." Dik otururur pozisyona geldim, derin nefes aldım birkaç kez ve eşimi aradım. Böyle böyle bir olay oldu diye anlattım... Bir yanlışlık var diye düşündük ve bacanağı aradım. 

Bacanak sağolsun icra dairesine gitti ve dosyayı inceledi. Mustafa Ayhan isminde kendi işi olan bir kişi senet ya da çek vermiş birilerine ve ödememiş. Sonra bu Mustafa Ayhan'ı bulamamışlar ve nasıl oluyor ise bir şekilde benim tc kimlik no ile eşleştirip beni borçlu hale getirmişler. Bu da yetmemiş, ev, araba ve maaşa haciz koyulmuş. Benim suçum borcunu ödemeyen kişi ile aynı isim ve soyismi taşımak olmuş... Sonra dava açan avukat bulundu, konu açıklığa kavuşturuldu ve umarım hacizler kaldırılacak... 

Bu bir sınavdı; sabır sınavı, olayları kabul etme ve reaksiyon gösterme sınavı... Olayı ilk duyduğumda yaşadığım duygu patlamasını derin nefesler ile yatıştırdım ve sonraki adımlara geçtim. O derin nefes ve merkezime dönmem sonraki adımları rahatça yapmamı sağladı. Sonra hep an'da kaldım, normalde ben bu konu ile binlerce senaryo üretip akşama kadar günümü rezil ederdim. Bugün, bu işin ehli olan avukatlar devrede, onlar bu işi çözecekler, ben kendi işime odaklanayım deyip, an'ın tadını çıkarmaya devam ettim. Ara ara beynim bu konuyu gündeme getirse de derin nefesler ile merkezime döndüm. 

Hayatta böyle olaylar hep oluyor ve olacak da... Bu olaylar hep başkalarının başına gelmiyor, benimde başıma geliyor, gelebilir. Burada önemli olan bu olaylara nasıl yaklaştığım. Ben bügün güzel bir sınavdan geçtiğimi düşünüyorum ve sürece baktığımda aferin bana diyorum, aferin bana!

Sevgiler
Mustafa

7 Kasım 2013 Perşembe

Gemi kaptanı

dı dı dıt dı dı dıt dı dı dıt
sıçrıyorum, her sabah olduğu gibi... bu gemiye binmeden önce her sabah 05:45'de alarm sesi ile uyanır ve o sıçramanın etkisi ile gün boyu kulaklarımda dolgunluk olurdu. Burda biyolojik saatim ile uyanıyorum ve çok mutluyum, kulaklarımdaki dolgunluk gitti. Peki bu alarm neydi? Haylaz saat ile oynamış olmalı... Ooo saat 8:00 oluyor, hemen giyinip yemek salonuna çıkmalıyım. Geminin kaptanı bizi yemeğe çağırdı bu akşam; Derviş, Haylaz, Filozof ve ben. Onlar gitmiş olmalı...

Salona çıkıyorum, yuvarlak masa kurulmuş. Kaptan ve biz. Yüce rehber ve iç sesleri... Masada yok yok maşallah, kaptan çok cömert birine benziyor.

"Selam" diyor kaptan, "gel şöyle yanıma". "Hoşgeldiniz, masama şeref verdiniz" diyor ve kadehini kaldırıyor "yolculuğumuzun hayırlı bitmesi için kaldırıyorum kadehimi, şerefe" diyor.

Yemeğe başlıyoruz, bir tarafımda kaptan, diğer yanımda haylaz, karşımda Derviş ve filozof. Sohbet başlıyor. Kah yolculuk, kah sevgi, kah oyunlar, kah çocukluk, kah bilgelik, kah felsefe... Herkes özgürce paylaşıyor görüşlerini.

Masada en çok konuşan Haylaz, çocuk yaşına bakmadan büyük büyük laflar ediyor ve dikkatin hep onda olmasını istiyor.

Kaptan "sen niye burdasın be oğlum kalsaydın ya evde ailenle" dediğinde Haylaz'ın gözleri doluyor, duygulanıyor ve başlıyor anlatmaya...

"Benim en çok özlemini çektiğim şey çocuk olmak. Çocuk olmak istiyorum, özgürce oynamak. Ailenle kalsaydın diyorsun kaptan amca, kalamazdım, ben bu gemiye aidim. Benim vatanım burası, benim yerim sizlerin yanı. Siz bana çok iyi bakıyorsunuz, bana çocuk olduğumu hissettiriyorsunuz, benim istediğim bu." diyor.Bunları söylemek onu rahatlattı, neşesi tekrar yerine geldi. Daha fazla anlatmak istiyordu ama duygularını beyni kelimelere dökemiyordu... "Ben hep lego setim olsun istemiştim, burda lego seti bile var. Ailem alamamıştı, paraları yoktu." biraz neşeli, biraz hüzünlü bir halde söylüyor bunları.

Kaptan "hepiniz bana emanetsiniz, bu gemide hepinizin ihtiyaçları düşünüldü. Bu geminin siz olmadan ilerlemesi imkansız. Hepimiz bu gemiyi oluşturuyoruz ve tam oluyoruz. Biz bir ekibiz." diyor. 


Kaptan da benim
Haylaz da
Derviş de benim
Filozof da

Kaptan ruhumuz
Rotamız sevgi
Gündüz güneş, Gece, ay aydınlatır yolumuzu
Güneş sonsuz sevgi,
Ay sonsuz sevginin yansıması

Biz bir ekibiz ve tam'ız
Kaptan, Haylaz, Derviş, Filozof ve ben
Şair.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Filozof

Gece...

Gecenin sessizliğini saatin tik tak'ları ve yan kamaradan gelen televizyon sesi bozuyor. Haylaz horul horul uyuyor, nasıl uyumasın yaramaz, akşama kadar koşuşturup duruyor. Derviş'in yatağı boş, şaşırmadım. Güvertededir kesin, bu gece dolunay var, hiç kaçırmaz. 

Üstüme hırkamı alıp çıkıyorum güverteye, başlıyorum turlamaya. Az ileride iki kişi görüyorum, işte orda Derviş, yanındaki kim acaba? Yoksa o geçenlerde bahsettiği filozof bu mu? Yok canım, bu genç bir arkadaş... Ya gerçekten oysa? Ben ne konuşabilirim ki bir filozofla, ben ne anlarım felsefeden? Yok ben en iyisi kamaraya geri döneyim. Başladı yine karın ağrım, kendi kendimi yiyip bitiriyorum böyle, sonra da karnım ağrıyor. 

O arada Derviş beni görüyor "gelsene" diye sesleniyor. Ben parmağımla bir dakika gelir misin diye işaret yapıyorum. 

"Ne oldu, hayırdır?" diyor Derviş. 

Hiiiç, sana bakmaya gelmiştim, senin yanındaki kim?

"Filozof, bahsetmiştim ya sana, gel seninle tanışmak istiyor"

Ama ben, bilmiyorum, ne konuşabilirim ki onunla, ben felsefeden anlamam. 

"Her zamanki mükemmeliyetçiliğin üzerinde, herşeyi bilmek zorunda değilsin! Bırak bunu, senin içinde bir bilge, bir filozof var. Sen onu saklıyorsun. Senin dışarıdan bir bilgiye ihtiyacın yok, herşey içinde. Keşfedeceksin, sabır." dedi Derviş. 

Biraz düşünmeye ihtiyacım var. Söylediklerin kulağa hoş geliyor ama mantığım almıyor, anlamıyorum. 

"Peki o zaman, sen sadece merhaba de ve sonra git yat." dedi Derviş.

Merhaba dedim.

"Selam" dedi filozof. "Selam, benden sana zarar gelmez demektir." dedi. 

Bilmiyordum dedim. 

"Biz de felsefenin üç şartından bahsediyorduk, katılsana" dedi ve devam etti; "Birincisi dertli olacaksın, ikincisi kendin olacaksın, üçüncüsü tam olacaksın."

Düşündüm, bir derdim var ki bu gemideyim, evet bir derdim var. Bir arayış içindeyim. Kendim miyim? Bütün maskelerimi atmaya çalışıyorum, bu konuda daha yolum var. Tam mıyım, değilim.  Tam olmak için kendi döngümü tamamlamam gerekiyor; hem aydınlık hem de karanlık tarafımla barışmam gerekiyor.

"Daldın gittin?" dedi filozof.

Söylediklerini düşünüyordum ve beynimde tartıyordum dedim. Ben bunlarla kalayım biraz, tanıştığımıza memnun oldum dedim. Dert, Kendilik, Tamlık... Bunları sayıklaya sayıklaya kamaraya gittim, uzandım. Olmadı, kalktım, aldım elime bir kağıt kalem başladım yazmaya...

Bir derdim var evet,
Ne olduğunu bilmesem de

Bir derdim var evet;
Belki onu aramak
Belki ona dönmek
Belki beni aramak
Belki bana dönmek...

Bana dönmek...
Kendime, nefs'ime
Bir derdim var evet,
Hem can acıtan hem de zevk veren bir dert
Adı sevgi olan yüce bir dert
Adı aşk olan ilahi bir dert.




29 Ekim 2013 Salı

uçmak...

Geminin güvertesindeyiz, öğle vakti, hava sıcak, güneş her zamanki cömertliği ile bizi selamlıyor. Biraz kemiklerimiz ısınsın diye çıktık buraya, kamara soğuk, karanlık ve sessiz. Havayı güzel bulan herkes çıkmış güverteye. Daha kapıyı açar açmaz fırladı Haylaz, başladı koşturmaya.

Derviş ile ben oturduk, daldık denize. Güneşin ışıkları denizin üstünde renk oyunları oynuyor. Önce gözlerim kamaşıyor, sonra alışıyor. Etraf bulanıklaşıyor ve sadece denizin üstünde dans eden ışıklar kalıyor. Işıklar, coşuyorlar birbirlerine karışıyorlar... Enerji olup akıyorlar, birbirine bağlı milyonlarca atom gibi... İnanılmaz bir görüntü bu, harika!

"Küçükken ne olmak isterdin?" diye soruyor Derviş. Ben ışıkların dansından gözümü almak istemiyorum ama tekrar netleşiyor görüntü ve ilüzyona dönüyorum. O arada savaş üç uçağı geçiyor üzerimizden, işte kurtarıcılarım diye düşünüyorum ve yapıştırıyorum cevabı. Pilot! Pilot olmak isterdim. Bunu söylerken düşünüyorum, evet çok istemiştim pilot olmayı. Yan komşumuzun oğlu Levent abi Kuleli Askeri Lisesi'ni kazanmıştı, sonra Hava Harp Okulu... Pilot... Beynime yerleştirilmiş bir imaj, Tom Cruise'un resmi; yakışıklı pilot, jöleli saçlar, Ray-Ban gözlükler ve asker kıyafeti... Cool olmak, kızlar bana hayran olsun, çocukken bunları hayal etmiştim. 


"Ya şimdi?" diye sordu Derviş. Zor soru bu! Yine uçmak istiyorum ama bu sefer farklı, çok farklı. Bir F4 ile uçmak değil. Daha çocukca bir hayal. Üstümdeki aba kanatlarım olsa diye hayal ediyorum. Ben kendim uçak olsam; hem uçak hem pilot ben olsam. Bu gemi yolculuğunun hızı bana yetmiyor bazen hızlanmak, uçmak hedefe hemen varmak istiyorum.

"Sabırsızsın" dedi Derviş. Evet dedim, sabırsızlanıyorum, çok merak ediyorum varacağımız yeri.

"Beklentilerin var, beklentilerinden kurtul" dedi. "Beklentilerin seni varılacak yer ile ilgili düşüncelere sevk ediyor ve an'ı kaçırıyorsun. Buraya odaklan, bak Haylaz'a nasıl oynuyor, kendisine arkadaş da bulmuş." Arkadaş? Ben bu yolculukta yalnız olacağımı düşünmüştüm? diye sordum Derviş'e.

"Burada" dedi "senin gibi yolcular var. Dün bir filozof ile tanıştım" dedi. Filozof? Beni de tanıştırır mısın dedim. "Tabii" dedi. Yaşasın dedim, demek ki benim gibi iç yolculuğa çıkmış insanlar var gemide. Onlarla konuşabilirim.

"Evet" dedi Derviş, "onlar da senin gibi yoldalar, eğer istersen yoldaş olursunuz, bu yolda destek önemlidir." Çok sevindim, filozof ile tanışmayı dört gözle bekliyorum.

Aklım yine çocukluğuma gitti; pilot, Top Gun ve Berlin'in unutulmaz şarkısı "take my breath away"...


28 Ekim 2013 Pazartesi

Aşk yok olmaktır

Son günlerde çok popüler Mabel Matiz'in bu şarkısı. Aşk yok olmaktır... Çok hareketli ve hoş bir parça... Ben ismine çok takıldım bu şarkının; Aşk gerçekten yok olmak mıdır?

Aşk, gerçek aşk, saf ve pürüzsüz. Gözlerinin içine dalıp gitmek, aylar, mevsimler, yıllar geçsede o gözlerde kalmak, gözlerini alamamak hep orda olmak ve hareket edememek. Hiç ama hiç bitmesin diye bahaneler uydurmak. Sevgilinin yanında olmak. Bu hayallerle çıkılır yola. Düşününce bile insanın içi kıpır kıpır olur, karnında kelebekler uçuşur sanki... 

Aşık olmak, dertli olmaktır bence. Aşkının peşinden koşmak, ciğerlerin parçalanırcasına koşmak, hiç bitmeyeceğini bile bile, son nefesine kadar koşmak ve sonunda ona kavuştuğunda onun kollarında can vermek. Gerçek aşk, saf ve pürüzsüz. O'na olan aşk. O = Yaradan, O = Ben, O = Bütünlük, O = Sevgi, O = Tamlık.

Hafta sonu felsefe söyleşisinde sevgili Berna "kendim olunca ben burada olmayacağım" dedi. İçime olan yolculuğumun sonu, aşkıma kavuşma ve misyonun tamamlanması. Aşk yok olmak değil bence, aşkına kavuşunca yok olmak.

Yol uzun, Derviş'e müsade... Sizi bu güzel şarkıyla bırakıyorum. 




22 Ekim 2013 Salı

Gün doğumu, gün batımı

Gece sabaha döndüğünde hala gözlerimi kırpmamıştım, havanın aydınlanmaya başladığını görünce hemen fırladım ve çıktım güverteye. İşte o an gelmişti; gecenin gündüze kavuştuğu, aşıkların birbirine dokunduğu tek an. O müthiş an, o kanatan, can acıtan an! Gece ölmek üzere can çekişirken gündüz doğmaya çalışıyordu...

Gece gündüze aşık olmuş
Gündüz geceye
Hiç söylememişler birbirlerine
Bu bir sırmış içlerinde

Sabah gün doğarken gece ölürmüş
Akşam gün batarken gündüz ölürmüş
Kavuşmaları imkansızmış
Yalnız iki zaman varmış buluştukları;
Gün doğumu, gün batımı

Haylaz koştu geldi yanıma, haydi oyun oynayalım dedi. Haklıydı, o kadar çok ihmal etmiştim ki onu... Kendimle kalmak iyi, çok iyi geliyor ama Haylaz bu, hep onunla ilgilenmemi istiyor.

Tamam geliyorum!

İçimdeki Derviş, Haylaz ve ben. Geminin yürümesi için hepimize ihtiyaç var.

18 Ekim 2013 Cuma

Beni affet bu gece

Gece zifiri karanlık... Haylaz mışıl mışıl uyuyor yanı başımda. Derviş yatağında yok, güverteye çıkmış olmalı, polarımı üstüme geçirip güverteye çıkıyorum yavaş yavaş. Gökyüzü kapkara, ne ay var ne yıldızlar. Ay olsa ne iyi olurdu, ben aya bakınca onu görüyorum, aşkım ay oluyor bana görünüyor. Ay olmayınca kolum kanadım kırık... Derviş nerede acaba, ortalıklarda yok... Turluyorum güvertede, işte orda ışığın altında... Elinde birşeyler var onları okuyor.
Hayrola Derviş gecenin bu saatinde ne yapıyorsun burda?
"Uykum kaçtı, biraz hava almaya çıktım, sen niye burdasın?"
Garip bir rüya gördüm; bir bilgenin yanındaydım, ona sorular soruyordum. Ben cevapları merakla beklerken bana sadece baktı, baktı... "Derviş" dedi! Gözümü açtım, sen yoksun. Seni bulmaya geldim, neden senin ismini söyledi?
"Demek Derviş dedi... Sence neden benim ismimi söyledi?"
Bilmiyorum.
"Çok kolay söylüyorsun bu sözü, kendine sormadan bilmiyorum diyorsun! Gerçekten bilmiyor musun?"
Bilmiyorum
"Biliyorsun ama kendine söyleyemiyorsun? Biz niye burdayız? Niye bu yolculuğa çıktık? Derviş dedi çünkü ben bu yolculukta sana rehberlik edeceğim. Sana sorularının cevaplarını söylemedi, çünkü bilmiyor! Onların cevapları sende, sadece sende. Belki bütün cevapları hemen bulamayacaksın, bu yol sabır yolu, sabredeceksin."
Peki bu yol, ne kadar sürecek?
"Bu sana bağlı; ne kadar derine inmek istersen o kadar uzayacak, ne kadar sığ kalırsan o kadar kısalacak."
Geride bıraktıklarım, onları görebilecek miyim?
"Uzunca bir süre hayır!"
Bu sözü bir tokat gibi patladı yüzümde, kamarasına doğru yürümekte olan Derviş'in arkasından bakakaldım. Koyu gri sulara baktım, daldım, gittim... O en sevdiğim şarkıyı mırıldanmaya başladım... Geride bıraktıklarım için....
Beni afftet bu gece, sadece bil istedim, karanlığın içinde, sadece bil istedim...


15 Ekim 2013 Salı

Gitmek

"Gitmek mi zor kalmak mı" diye sordu Derviş
Gitmek dedim, hiç düşünmeden 
Ben hep gittim, bir tek gitmeyi biliyorum
Giderken hep canım yanar... 
Sence? dedim

"Kalmak" dedi
"Gidenin arkasından bakar kalırsın
Sen sabit kalırsın, o senden uzaklaşır
Canının bir parçasını götürür giden
Sen sadece bakar kalırsın
İçin kanaya kanaya dönersin eve
O yok evinde, şehrinde, vatanında"

Giden de her yerde aşkını arar 
Başkalarına bakar da görmez 
Yabancı yerler, yabancı yüzler
Canının bir parçası aşkında
Dönmeyi bekler 

Peki, gitmek mi zor kalmak mı?

14 Ekim 2013 Pazartesi

Yolculuk

Bir daha dönüş yok biliyorum. "Ok yaydan bir kez çıktı mı bir daha geri dönmez" derdi hep. Ok yaydan fırladı artık, eteğimde biriktirdiğim onlarca farkındalık, hepsi dönüşmeyi bekliyor...

Limana doğru ağır ağır yürüyoruz; Derviş, Haylaz ve ben. Bu karar çok ani oldu, daha önce konuşuyorduk ama o hep gelecekte olacaktı, bugünün konusu olmamıştı hiç. Hava epey bir serin, yanımıza kalın birşeyler aldık, gerçi Haylaz üşümez, o her daim yarı çıplak. Derviş çantasına doldurdu kumaşları, incileri... Çok garip adam, aşkına verecekmiş buluştuklarında. Çantana sen peynir ekmek, su filan alsana, ölecek açlıktan haberi yok.

Uzaktan limanın ışıkları görünüyor, bizim gemi bekliyordum umarım. "Ordaaaa" diye bağırıyor Haylaz, başlıyor koşmaya... Ona söyleyemedik henüz, o kadar neşeli ki şimdi de neşesini bozmak istemedim. Deniz'in kokusunu içime derin derin çekiyorum, geminin yanındayız. Derviş'le bakışıyoruz, umarım eminsindir diyorum, "bilmiyorum" diyor. Bilmiyorum?

Öğleden sonraydı, ay erken gelmişti, yarım ay. Uzandık çimenlere, Derviş başladı aşkından bahsetmeye... Kim bu dedim, Derviş kim? Aşkın kim? Bu ne kadar büyük bir aşk, her gün acıdan kavruluyorsun, kim için? "Merak ediyor musun" dedi. "Karşılaşmaya hazır mısın?". "Ben hazırım" dedi Haylaz, hiç birşey anlamadan dinlemeden. Hazırım dedim, meraktan ölüyorum. "O zaman" dedi "karanlık olunca düşüyoruz yola, bu gece bir gemi kalkacak limandan, adı Yolcular. O gemiye binelim". Nereye gidiyor dedim o gemi? Ne zaman döneceğiz? "Nereye gittiğini şimdi söyleyemem ama gemi bir daha dönmeyecek". Haylaz'ı aradı gözlerim, uzaktaydı... Ne demek dedim dönmeyecek, bizi nasıl bir maceraya sürüklüyorsun? "Aşkımın aşkımız olmasını istiyorsan ve karşılaşmaya hazırsan tek yolumuz bu, dönüş yok!". Tamam dedim, zaten hep acele karar veririm...

Geminin adı Yolcular, bir sürü insan doluşuyoruz gemiye. Derviş dönüyor ve "bilmiyorum dedim ya" diyor "aslında biliyorum ama sen bunu anlamlandırıp kelimelere dökemeyeceğin için söylemiyorum". Derviş'i çoğu zaman anlamadığım doğru ama bu da fazla! "Bana kızma, sabırlı ol. Bu yolculuk senin yolculuğun, kafandaki fazlalıkları atıp sadeleşeceksin, sabırı öğreneceksin, şefkati öğreneceksin ve sonra aşkımızda tanışacaksın. Şu anda anlayamıyorsun çünkü bu Liman'dan ötesine hiç gitmedin." Söylediklerini anlamlandıramıyorum ama korkusuzca bu sefere çıkıyorum. Bu benim hayatımın yolculuğu, Derviş'in dediği gibi her anın tadını çıkararak, acılara dayanarak ilerleyeceğim. 

8 Ekim 2013 Salı

Şehirli Derviş - 3

Kurumsal hayatta en popüler terimlerden birisidir Değişim Yönetimi. Yönetici olacaksanız sizi Değişim Yönetimi eğitimine gönderirler ya da bir proje yapılacaksa hemen bir Değişim Yönetimi takımı da kurulur, yapılan ne ise herkese dağılsın ve doğru anlaşılsın diye. Bi de çok meşhur bir söz vardır; Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Şehirli Derviş kurumsal hayatında Değişim Yönetimini bilir, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir; bunu anlar, deneyimler ve kabul eder. Kendi hayatında ise değişmeyen bir referans noktası arar, kurumsal hayatta herşeyin değişeceğine inanır ama kendi hayatında bu olmaz, bir sıkıntı huzursuzluk yaratır. Çünkü değişim onu belirsizliğe sürükler ve belirsizlik olunca başlar senaryolar kurmaya; çoğu zaman negatif, felaket senaryoları... 

Şehirli Derviş'in kurumsal hayatta öğrendiği şeyi kendi hayatında da uygulaması şart. Her şey geçici ve her şey sürekli değişiyor; insan hayatı, yaşamlar, beden, dünya... Bu geçicilik ve değişkenlikte bir sabit yer bulmak, köklenmek ihtiyacında olan bizler bunu yapamayınca başlıyoruz güvensiz ve huzursuz tipler olmaya. Peki ne yapalım, değişim trenine atlayalım, akışa bırakalım kendimizi, direnç göstermek yersiz ve engel olmak imkansız. Kabul edelim ve akışta an'a tutunalım. Nasıl mı? Çok basit bir formülü var; dur, üç kere derin nefes  al, farkında olarak üç derin nefes ve hayatına devam et. Bu küçük ama çok büyük uygulama bizi an'a geri getirecek. 
Şehrin ortasında bilgisayar, tablet, cep telefonu, televizyonda geçirdiğimiz vakit bizi mekanikleştiriyor, tıkır tıkır işleyen bir makine gibi ondan ona ondan ona geçiyoruz. Arada durmayı üç nefes almayı düstur edinip hayatımıza sokmalıyız. Post it'leri alalım şimdi yapıştıralım bilgisayarın ekranına! Dur, yavaşla, üç kere nefes almayı unutma!

Kazablanka'dan sevgiler

4 Ekim 2013 Cuma

Güç

Dün akşam sevgili Şeyma ve Suzi'nin "Hayaletlerimiz ve Hayal Ettiklerimiz" atölye çalışmasına katıldım. Harika bir deneyimdi, aşağıdaki resmi yaptım ve benim kağıda yansıttıklarım, gruptaki arkadaşların geri bildirimleri ile tam'lanıp ayrıldım oradan. 

Ben köklenmeyi sembolize ettim ama bir arkadaşım onları damar olarak yorumladı... Aslında köklenmek aşağıya doğru yaptığımız bir şey değil içimizde damarlarımız, sinir sistemimiz.

Ben Ejderha koydum, bir arkadaşım ona güç dedi... Evet güç, içimdeki ışığı dışarıya çıkarmak için koyduğum obje, aynen ejderhanın içinden alevleri çıkarması gibi.

Ortada bir ağaç gövdesi var, yaşlı ve bilge... Aynı ruhum gibi.

 

Işığı ararım çünkü karanlıktan korkarım ben 
Ördüğüm ağdan ışk girmesini isterim
Eğer ışık olmazsa her yer karanlık, korkunç
Göz gözü görmez o zaman, ruhum kaybolur
Gözlerim kapatıp senin yanında olmak istesemde 
Olmaz, gidemez ruhum, ışığını arar
Ben ışığım, içindeyim desem de dinlemez
Dışarıda arar ışığı

İçindeki ışıkla tanışmadın ki 
Onunla bir tanışsan ne çok seveceksin sen
Gel kaçma, aç kollarını ve sarıl ona
Ona, içindeki ışığa
İçimdeki ışıkda kim ola
Benim ben, ışığım ben
Bu cana aşığım ben 

Mustafa Ayhan, 03/10/2013




Şehirde Derviş Olmak - 2

 

Şehirli dervişler için özellikle İstanbul'da yaşayanlar için bu şarkıyı tavsiye ederim. Ben Mercan Dede'yi dinlemeyi seviyorum, bence şehirde derviş olmak konseptine uygun bir tarzı var.

Bugün sizinle bu konuda yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum:



Kolay değil şehirde derviş olmak
Saatlerce trafikte olup sakin kalmak
Egzoz kokularını yok sayıp kekik kokusunu aramak
Gökdelenin tepesinde oturup köklenmek
Klimalı ortamda derin nefes alıp bedeni zinde tutmak
Bir tüpün içinde saatlerce uçarken kanat çırpmak
İşyerindekilerden ne öğrenebilirim deyip hep meraklı olmak
Para için bedenini, beynini satıp ruhunu satmamak
Hiç kolay değil şehirde derviş olmak... 

Bu şiiri 23 Eylül'de yazdım ve sevgili Suzi bana bir geri bildirimde bulundu, son mısrada "Hiç kolay değil" yerine "Şimdilik kolay değil" daha iyi olur dedi. Evet haklı, farkındalık oluştuktan sonra ve niyetine girdikten sonra hiç birşey zor değil. 

Şehirde derviş olmak yazımdan sonra email ve telefonlar aldım, o kadar çok şehirli derviş varmış ki etrafımda ama ben farklı bir şapka ile tanışım onları. Şimdi biliyorum, hepimiz aynı yoldayız. Sizde yolculuğunuzu sevdiklerinizle, yakınlarınızla paylaşın, göreceksiniz ki çevrenizde birileri sizinle aynı yolda.

Sevgiler

26 Eylül 2013 Perşembe

Şehirde derviş olmak


Hafta sonu Nadis Danışmanlık'ta sevgili Kerim Urallı'nın felsefe söyleşisine katıldım. Söyleşi sırasında bende uyanan ve üzerinde düşündüğüm bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Sabah kalkıyorum, işe gidiyorum, toplantılara katılıyorum, mail okuyorum, proje yapıyorum, trafikte kalıyorum, yemek yemeye vakit bulamıyorum, spor yapamıyorum, sohbet edemiyorum, gülmek istemiyorum, kimseyi görmek istemiyorum, artık telefonla konuşmak istemiyorum, telekonferanslardan ve toplantılardan bıktım, seyahatlerim çok fazla, bıktım seyahatlerden ... diyorsanız Sartre'nin dediğine inanıyorsunuz ve şehir sizin cehenneminiz olmaya başlamış demektir... 

Bu saydıklarım modern zamanlarda maddi anlamda yaşabilmek adına yaptığımız eylemler. Bu eylemler okuldan hemen sonra iş hayatına atılmış junior profesyoneller için harika deneyimler ama malesef zaman geçtikçe rahatsızlık yaratmakta ve sizi ekseninizden uzaklaştırmakta. Bu noktada şehir çekilmez olmakta ve "ben herşeyi satıp Bodrum'a yerleşeceğim abi"ler, ferrarisini satan bilge olmak isteyenler artmakta. 

Peki şehirden kaçmak çözüm mü? Şehirdeyken, iş yerindeyken, trafikteyken, servisteyken, uçaktayken, metrodayken eksende kalmak, arayışta olmak, huzurlu olmak mümkün mü? Bence evet, konu şehir, iş, seyahat vs değil, konu bunların sende ne yarattığı. Bence ilk soru şu; ruhun senin  vatanın, bedenin şehrin ve beynin yaşadıkların... Sen vatanında mutlu musun? Şehirle barışmadan önce kendi vatanımız ile barışmalıyız. Ben trinity'nin her yere uygulanabileceğine inanıyor ve insan hayatının bir üçlü üstünde dengede durabileceğini düşünüyorum; Beden, Ruh ve Beyin. Bu üçünün bir denge içinde olması için çalışırsak şehirde yaşamanın daha kolay olacağını göreceğimize inanıyorum.

Peki nasıl olacak bu iş? Yazmak kolayda hayata nasıl geçireceğiz?

Benim inancım şu, birçoğumuz beynimizi yeteri kadar geliştirdik ve şu anda yapılan her bir eylem ister iş ile ilgili olsun ister olmasın beynimize yönelik. Yani gelişmeye devam ediyor.

Bedenimiz ile ilgilenmek önemli, düzenli bir aktivite yapmak gerekiyor. Gym, yüzme, koşu, yoga, pilates, ilginizi ne çekiyorsa yapın ama düzenli yapın.

Ruhumuz ise herhalde en ihmal ettiğimiz alan. Ruhumuza iyi bakmak için ne gerekiyor? Bir kere bence kendinizle kalmak için vakit ayırın. Ruhunuzla tanışın, konuşun, onunla yürüyüşe çıkın, onunla sessiz kalın ama onunla kalın. Onunla kalıp derinleşmek bizim için en önemli eylem bence. Şehirde bu eylemi yapmak çok kolay değil, sizi rahatsız edecek bir sürü faktör olacaktır. Yine de evde, sokakta bu imkanı yaratabilirsiniz. Benim favorim geceleri özellikle de ay'ın olduğu geceler. Ay derinleşmek için yürüdüğüm yolu aydınlatıyor. Gece, herkes uyuduktan sonra sadece kendimle kalmam için en uygun zaman oluyor ya da sabahları erken saatler. Deneyin göreceksiniz.

Peki derinleşmek, yol filan nasıl gelecek? Bunun için tavsiyem bunu istediğinizi söyleyin kendinize ve sizi anlayabileceğini düşündüğünüz kişilere, göreceksiniz ki bir sürü insan var çevrenizde sizinle aynı şeyi isteyen. Bu kişiler size çok destek olacaktır.

Şimdilik bu kadar, bu konu derin ve sonrası gelecek muhakkak.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Bitmemiş işler

Tamamlamayınca bir işi kalır da kalır
Bir daha el atmak istemezsin
Yenileri gelir eskileri kalır
Sonra başka yeniler gelir
Arada illa yine bitmeyen kalır
Bunlar birikir de birikir
Sonra düşünürsün
"Ben niye uyuyamıyorum"
"Beynim hiç durmadan çalışıyor" diye
Durmaz tabii 
İki dakika bir işe odaklan da bitir kardeşim
Odaklan bitir diğerine geç
Durma orda hadi
Kalma enerji boyutunda, ak
Eyleme geç! 

17 Eylül 2013 Salı

Saat 03:00


Gözlerim açıldı bir anda
Saate baktım, saat 03:00
Beynim hiç uyumamış gibi
Düşünceler cirit atıyor beynimde
Birisi alttan hava üflüyormuş gibi hepsi havalanmış...
Onu ne yapacağım, bu ne olacak...
Biz koçlar "Tanıdık mı?" diye sorarız
Soruyorum kendime, "Evet tanıdık, hem de çok tanıdık..."
Akşam uyuyup sabah uyanıp hiç uyumadığım olurdu, sadece yatmış olurdum
Bu gece onlara eklendi
Kalktım, Ay'ı aradı gözlerim
Gökyüzü kapkara, gizlemişler Ay'ımı
Belki O benimle konuşur, rahatlarım dedim
Olmadı...
Sonbahar geldi ya, o yüzden... Hava bulutlu Ay bile yok, tam da ihtiyacım olduğu günde...
Elime not kağıdı, telefon almak istemedim, biliyorum ki alsam elimden bırakamayacağım...
Onu not et, aman bunu unutma... şuraya da gir, buraya da...
Süzüldüm yatağa sessizce, kendime bile hissettirmeden. Kapadım gözlerimi usulca...
Küçükken yapardım bunu, karanlıktan korkardım, yorganı çekerdim başıma, altına saklanırdım, hiç birşey gelip beni bulamasın diye...
Yine öyle yaptım, hiç bir düşünce beni bulamasın diye...

15 Eylül 2013 Pazar

Sonbahar



Sonunda sonbahar geldi, benim mevsimim sonbahar... Neden mi?

Sonbahar benim doğduğum mevsim, Eylül ayında doğdum ben.

Ağaçlar yapraklarını döküp çıplak kalırlar, güzellik diye eklenen yaprak ve meyveler gider kendi kendilerine kalırlar. Tam benim olmak istediğim gibi, ünvanmış oymuş buymuş yerine sadece Mustafa...

Doğa rengarenk olur, kahverengi, kırmızı, turuncu ve sarı...

Deniz kıpır kıpır olur, lacivert olur, gri olur... 

Yağmurlar başlar, kurumuş toprağa ilaç gibi gelir.

Ceketler giyilir, pardesüler giyilir, rüzgar yavaş yavaş içine işler ve dinginlik verir.

Daha fazla evde vakit geçirilir; kendimle, evimle ve ailemle daha fazla vakit geçirebilme imkanı verir.

Sonbahar bana hüzün verir, duygulanırım, ağlarım ve sakinleşirim. Huzur duyarım, rahatlarım, dinlenirim. Kış uykusuna hazırlık yaparım. 

Sonbahar şiirim:

Sonbahar

Hangi mevsimi seversin?
Sonbahar...
Doğanın kapanışı
Leyleklerin göçü
Yağmurların selamı
Ağaçların çığlaklığı
Yaprakların vedası

Gözlerimi kapıyorum
O yol...
Amasra yolu.
Ağaçlar süslenmişler
Beni bekliyorlar
Sarılar, turuncular, kırmızılar
Azı dökülmüş çoğu dalda
Hep orda kalsam, hiç gitmesem
Yatsam yaprakların üstüne
Yeni dökülenler yorgan olsa üstüme
O yol...
Hayalimdeki yol
Kapanışımın yolu
Son yolum!

Mustafa Ayhan 13/09/2013



Bir de benim sonbahar şarkılarım vardır;

Teoman, İstanbul'da sonbahar
 

Halil Sezai, Sonbahar
 

Emre Aydın, Son defa

Hüzünlü izlemeler ve dinlemeler dilerim.

Sevgiyle kalın.



9 Eylül 2013 Pazartesi

Gestaltör'lerin buluşması

Dün akşam 2013 Eurasian Gestalt Coaching Programı mezunları ve fakülte buluştuk. Sevgili Gülbin bize evini, bahçesini ve yüreğini açtık, çok teşekkürler. Bir de süpriz yaptı bana, bende aşağıdaki şiiri yazdım dün için. Çok mutlu oldum, çok güzel bir akşam oldu :)

 Süpriz

Çağırdı herkesi yanına
Kadeh kaldıralım diye
Çok güzel bir insana dedi
Kim bu güzel insan dedim
Beni gösterdi
Sonra bir tekne geldi
Aldı götürdü beni sonsuz maviliğe
Bembeyaz, yelkenli
Adı süpriz...
Boğaz'ın rüzgarıyla hızlandık
Güvertede toplanmış eğleniyorduk
Pastayı keser misin dedi
Uyandım...
Kesmeyelim, gezecektim daha teknemle...
Teşekkür ettim, çok teşekkür
Süprizlerin en güzeli için
Evini, bahçeni, yüreğini bize açtığın için...

Mustafa Ayhan, 09/09/2013

6 Eylül 2013 Cuma

İlk şiirim

Yaz sonu

Sonsuz yeşillik
Kafamı kaldırdığımda gördüğüm şey
Güneşin vurduğu yerler sarıya çalıyor
Gölgeler koyu
Ağaçlar yapraklarını dökmeye başladılar
Tıpkı benim gibi
Bende yazla ile ilgili anılarımı eliyorum
Sararmış olanları bırakıyorum
Yeşil olanları alıp götürüyorum İstanbul'a.

Sonsuz mavilik
Uzanıyorum çimenlere 
Gökyüzü masmavi
Bir tek bulut bile yok
Benim gibi, temizledim yüreğimi
Açtım herkese ve herşeye
Masmavi yüreğimi götürüyorum İstanbul'a

Mustafa Ayhan, 06/09/2013

Not: Sabah sevgili Sinem'in şiirini okudum ve ilham geldi. Teşekkürler Sinem.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Doğum günüm

Doğum günüm kutlu olsun :)

Yaş kaç oldu? 
37 bitti 38'e girdim.

Vay be bayağı da olmuş... 
Ben hiç öyle hissetmiyorum, Feridun Düzağacın dediği gibi "okulu asıp oyuna kaçar bıraksam hala" içimdeki çocuk. Hoş okul yıllarında okulu asma konusunda iyi değildim, devamsızlık hanem hep küçük bir rakam ya da çizgiydi. Bir muzur tarafım da vardı; ders kaynatmayı, derste konuşmayı ve birilerini rahatsız ermeyi severdim... Benim yanımda oturanlar da konuşur zaman zaman fırça yerdik... 

Büyümedim diyorsun yani? 
Büyüdüm, büyüdüm tabii ama o büyüyen hangi yanım bilmiyorum... Üniversite'den beri çalışıp didinen, kurumsal hayatta kendine bir yer edinmeye çalışan, çeşitli rollere bürünen ben, büyümüş ben, para kazanan ben, acımasız ben, kötü ben... Sanki iki farklı ben var gibi ama böyle...

Bu saçma değil mi? Nasıl iki sen olur? 
Olmaz dedim bende iki beni birleştirmeye "ben" olmaya çalışıyorum. Kolay değil bu iki beni konuşturup, anlaştırıp bir yolda, çok dar bir yolda önce elele, sonra kol kola, sonra kafa kafaya ve nihayet tek bedende yürütmek... Bu yol uzun, başaracağım, umudum var benim.

Neresindesin bu yolun?
Çok başındayım, çok uzun bir yol, baştan çok karanlık olmasına takılmıştım ama artık düşünmüyorum. Karanlık olan yerler olabilir, benim yol kenarlarını, gökyüzünü değil önümdeki yolu aydınlatmaya ihtiyacım var, enerjimi bunun için harcayacağım. 

37 yıl geçmiş halen başındasın demek...
Bu kadar yıl birşeyler biriktirmişim ama farkında değildim. Şimdi farkındayım, farkına vardıktan sonra herşeyi yapmak mümkün, kapıyı açtım bundan sonra emin adımlarla ilerleyeceğim. 

Zor olmayacak mı tek başına?
Bu benim yolum ve yalnız yürüyeceğim, bu süreçte bana yardımcı olan bir çok arkadaşım dostum var, ailem var... Onlardan öğrendiklerim sırt çantamdaki araçlarımı zenginleştiriyor, zamanı gelince o araçları kullanıyorum. 

Peki sana başarılar o zaman! 
Teşekkürler 😄

30 Ağustos 2013 Cuma

Devrildi koca çınar

Ey koca çınar!
Ne güzel toplardın gölgende çocuklarını, torunlarını, torunlarının çocuklarını
Senin gölgende hepimiz kaynaşırdık, oynaşırdık
Orası o kadar sakin ve huzurluydu ki 
Hep orda olmak ve hiç ayrılmak istemezdim
Sadece ben değil, kimse de ayrılmadı
Ta ki bugüne dek
Bugün sen ayrıldın, devrildin
Bizi gölgesiz bıraktın
Bizi sensiz bıraktın
Ne yapacağız bu Ağustos güneşinin altında biz?

Ne güzel, ne güçlü bir kapanış yaptın
Ben kutsal toprakları ziyaret edeceğim dedin
Gittin geldin ve orda yaklaştığın yaradanına koştun
Ne mutlu sana!

Giderken bile herkesi düşünmüşsün
Tatil günü gitmişsin, kimse işinden gücünden kalmasın diye
Sen merak etme iki elimiz kanda da olsa gelirdik biz

Üstümde emeğin çok
2 yıl annelik yaptın bana
Hakkını helal et diyemedim geçen hafta
Şimdi söylüyorum, hakkını helal et!
Mekanın cennet olsun koca çınar!
Mekanın cennet olsun sevgili anneannem!


29 Ağustos 2013 Perşembe

Sonuç odaklılık

Bu nasıl bir yaratıcılık ey yaradan! Batmakta olan güneşin kızıllığı ile alaca karanlık grisi bulutların oluşturduğu renk cümbüşüne bakıyorum uçağın penceresinden. Ben bu daracık kabinde senin yarattığın güzelliklere bakarken bir taraftan kendi ellerimle öldürdüğüm yaratıcılığımı canlandırmaya çalışıyorum. Dorothy ablam "paradoxical isn't it" derdi şimdi. Gerçekten paradoks.

Bulutların üstünde uçamayan insanın aklıyla yarattığı uçan makinasının içinde "Julia Cameron - Artist's Way" i okuyup haftalık ödevlerimi  yapıyorum, içimdeki küçük artisti canlandırmaya çalışıyorum.Kitap tavsiyesi için Füsun'a, kitabı hediye ettiği için Şeyma'ya teşekkürler :)

Londra'dan dönüyorum, bir sürü yeni farkındalık cebimde. En önemlisi "sonuç odaklı olmak çok da matah bir şey değilmiş!"

İki gün boyunca bir sürü görüşmeler yaptım Londra'da, hepsi bir süreç içerisinde gelişecek ve uzun vadede güzel sonuçlar verecek ama benim kurumsal hayatta öğrendiğim sonuç odaklılık hemen bir netice almamı söylüyor, beni sıkıştırıyor. Onu dinlediğim zaman süreçten uzaklaşıyor ve sürecin tadını çıkaramıyorum. Başla ve bitir, peki arada olanlar?

Bu sabah erkenden Thames nehrinin kenarına oturdum ve sonuç odaklı olmanın bana kazandırdıkları ve kaybettirdiklerine bakarken bir kuğu geldi, yaklaştı, yaklaştı. O kadar güzel süzülüyordu ki suda...  sakin ama gideceği yere doğru emin bir şekilde ilerliyordu. İşte o an dedim ki yavaşlayacağım, sabredeceğim. Eğer yine hızlanırsam, eğer yine andan koparsam bu kuğuyu hatırlayacağım, o benim yavaşlık simgem olacak.


Gerektiğinde tavşan, gerektiğinde kaplumbağa olmak. Bundan sonra farkında olarak ve seçerek bu rolleri oynayacağım. Sonuç odaklılığın yanında süreç odaklı da olacağım.

İyi geceler