Geçenlerde sevgili Günay paylaşmıştı bu resmi Linkedin'de bende çok beğenmiştim. Dün yaşadığım bir kaç olay tekrar bu resmi hatırlattı bana ve sizlerle paylaşmak istedim.
İş hayatı, aile, çocuklar, spiritüel yol, inançlar, hobiler... o kadar çok şey var ki kafamızda, sürekli dolu ve patlayacak gibi. O kadar çok şey var ki, an'da kalmak mümkün olmuyor, konular zihni bir o yana bir o yana çekiyor. Zavallı zihin de en sevdiği şeyi yapıyor, fırt oraya fırt buraya oynayıp duruyor.
Bunlar yetmiyormuş gibi bu kafadaki doluluk, bir şeylere tutunup bedenimizi, kendimizi unutmamızı sağlıyor; ya geçmiş ya da gelecekte olduğumuz için şu anda bedenimde ne olduğuna bakmıyoruz bile. Dün bir meslekdaşımız düşüp bayılmış ve toplantılara gelemedi, hastanede ve tetkikler devam ediyor, bedeni kimbilir kaç tane sinyal verdi bugüne kadar ama dinlemedi, en sonunda "stand by" konumuna geçmiş. Bu olayı duyduğumuzda başka bir meslekdaş, bir gün yine bir toplantı için Stuttgart'a giderken benzer bir göz kararması ve sonrasında geçirdiği trafik kazasını anlattı. Kendimizi, bedenimizi dinlemediğimiz zaman, beden daha sert mesajlar veriyor. O zaman haaa, diyoruz, biraz dinlenip sonra yine unutuyoruz.
Peki ne yapalım abi? iş şartları belli, yüklendikçe yükleniyorlar. Hele bir de kariyer yapmak istersen, oooo... Şunu yapalım abi; iş, para kazanmak için bir araç, hayatımızın amacı değil. Bu dünyaya geldik, vazifemizi yapıp gideceğiz ve hayatımızın her aşamasında paraya, kariyere değil, dengeye ihtiyacımız var. İş saatleri içinde ya da dışında egzersiz yapmak, nefes ile rahatlamak, an'da kalıp an'ın keyfini çıkarmak... Bugün her yerde bulabileceğiniz yöntemler, iyi de abi zaten 13-14 saat çalışıyorum, vakit yok deme. İş yerinde bir toplantı odasına git, 2 dakika sadece nefesine odaklan, sadece o anı yaşa. Masanda arada dur, üç nefes al. Yerinden kalk, telefon açacağına bir meslekdaşının yanına git konunu aktar. Yerinde yapabileceğin egzersizler bul ve yap. Birileri ile sohbet et yemek yerken, çıkar kulaklıkları,... bir sürü küçük şeyler...
bunları da yapamam diyorsan, stand by'a hazır ol.
sevgiyle,
Mus
27 Haziran 2014 Cuma
25 Nisan 2014 Cuma
Görüşürüz...
Geçen gün bir arkadaş ile sohbet ederken Nitzsche'den bir söz aktardı ve "ne saçma değil mi; görüşeceğimiz insanlara da, görüşmeyeceğimiz insanlara da ayrılırken görüşürüz diyoruz" dedi.
Çok haklısın dedim, acayip bir farkındalık yarattı bende. Ben herkese görüşürüz derim, veda etmek istemem ve kapıyı açık bırakırım. Çünkü ilişkide olmak, ilişkiye yatırım yapmak ve ilişkiyi canlı tutmak, dünya ile olan bağlantımı sağlamlaştırır. İşte bu yüzden hoşçakal demem de görüşürüz derim.
Bu farkındalık beni bir sürü düşünceye sevk etti... Önce Lao Tzu'nun üç öğretisinden simplicity - basitlik geldi aklıma... Ne kadar az kapanmamış kapı bırakır isem o kadar basit yaşarım, bu yüzden hoşçakal demeyi daha fazla deneyimlemeliyim.
Sonra bu dünyada misafir olduğum gerçeğini düşündüm; misafir olduğum bu yere ve buradakilere bağlanma arzusu niye? Yalnız kalma korkusu mu? Daha fazla kişiye dokunma isteği mi? Sorular böylece devam ederken bir şey çıktı; ben bir yolcuyum ve bu yolu yalnızca ben yürüyebilirim. Yol üzerinde tanıştığım yolcular var, zaman zaman yollarımız kesişiyor ve ayrılıyor. Onlarla karşılaşınca merhaba, ayrılınca hoşçakal demek doğru, görüşürüz demek kendimi kandırmak.
O zaman hoşçakalın, eğer yollarımız yine kesişmesi gerekir ise karşılaşırız nasıl olsa:)
Sevgiler...
21 Nisan 2014 Pazartesi
Mum ol!
Küçükken ne olmak istiyorsun diye sorduklarında "pilot" diye yapıştırıyordum cevabı. Bugünkü aklım olsa "mum" olmak isterim derdim. Mum mu? Evet mum!
Bugünlerde mum metaforunu çok kullanıyorum; mum olmak, yanmak, yok olmayı göze almak, sönmekten korkmak, başkalarını da yakmak, tekrar var olmak...
Tam bunları düşünürken Erich Fromm'un Psikanaliz ve Zen Budizm'i kitabında Dr.Suzuki'den alıntı çıktı karşıma;
"Eğer kapkaranlık bir odada bir mum yakılırsa oda aydınlanır, artık oda ışıklandırılmıştır. Sonradan, on ya da yüz ya da bin mum daha yakılırsa oda giderek daha daha aydınlanır. Ama, asıl kesin dönüşüm karanlığın içine süzülen birinci mumun ışığı ile başarılmıştır."
Tek bir mum aydınlanmayı sağlıyor, kokpitte oturup yüzlerce düğmeyle uğraşmak zorunda değilim! Pilot olmaktan vazgeçtim.
Sevgiyle,
Mus
18 Nisan 2014 Cuma
Koçluk reloaded
Kurumsal alışkanlık işte; kişisel gelişim eğitimleri... Yetkinlik matriksinde sen nerdesin, hedef nerde, aradaki gap için bir kişisel gelişim eğitimi... Yıllık planlar yapılır ve bir sürü powerpoint yoğun eğitime katılırsın filan...
Bu powerpoint yoğun ve bittiğinde birşey hatırlamadığım eğitimlerden sıkılmaya başladığım bir dönemde, daha dişe kemiğe dokunur bir şey olması açısından koçluk eğitimine gitmeye karar verdim. Amacım kişisel gelişim, özellikle de liderlik yetkinliklerimin gelişimi idi. Gestalt Koçluk Programına gittim altı ay ve bir sürü şey deneyimleyerek öğrendim, sonunda da bir kişisel vizyon yazdım. Vizyonda benim kişisel gelişimim ya da liderlik yetkinliklerim ile ilgili bir şey yoktu, onu bırak cümlede ben yoktum. İnsan vardı, insanlara dokunmak vardı, farkındalıkların artırılması için ayna olmak vardı... Sonradan anladım, asıl gelişim, asıl büyüme insana dokunarak oluyormuş; her danışan sana bir öğretmen oluyormuş...
Amaç insana dokunmak olunca, benim gibi kendisi ile uğraşmayı seven, sınırlarını sürekli zorlayan 6 kişi ile yollarımız çakıştı. Tesadüfe bakın ki, en yakınımda, kendi şirketimde idi bu insanlar. Sevilay kurum içi koçluk dedi, yapmaya başladık, Ali eğitimler gönderdi, almaya başladık... Biz 7 kişi (bu yedi sayısının bir hikmeti var da, neyse...) bir arada bir şeyler yapalım dedik ve "Takım Koçluğu" fikri çıktı. Sağolsun Kamelya ve Nilgün eğitimi ayarladı ve eğitime katıldık. Ben kendimi biraz kötü hissettim baştan, Gestalt Koçu'yum ama Erickson eğitimi alıyorum diye, sonra iyi ki yapmışım dedim, farklı ekolleri tanımak benim zenginliğimi artırdı :)
Eğitim başladığında 7 farklı kişiydik, eğitim bittiğinde bir takımın üyesi 7 farklı kişi olarak ayrıldık. Yüksek Performanslı Takım koçluğu eğitiminde biz takım olmayı deneyimledik; vizyonumuzu oluşturduk, takım kurallarımızı, değerlerimizi, yol haritamızı... Biz kurumiçi koçlar olarak bireylere dokunurken artık takımlara dokunacağız, daha fazla insana ulaşacağız.
Çok yüksek performanslı bir takım olduk, çünkü çok iyi bir takım koçumuz vardı; Dr. Zerrin Başer. Bize hem eğitim verdi hem de bizim takım olma sürecimizde takım koçumuz oldu. Feyza Köseoğlu'da 3 gün bizimle birlikteydi ve bize çok destek oldu.
Çok yüksek performanslı bir takım olduk, çünkü sevgimiz vardı, birbirimize ve insana olan güvenimiz, herkesin yüreği vardı ortada ve inanılmaz bir enerji. Enerji demişken, bir sabah eğitime Yi Jin Jing yaparak başladık ve uçtuk o gün uçtuk :) En önemlisi de farklılıklarımız vardı; farklı cinsler, farklı koçluk yaklaşımları, farklı dinler, farklı düşünceler, farklı görüşler (hele de Burcu'nun bize farklı yerlere götürmesi, Mehmet'in susarak konuşması yok mu)... hepsine saygı duyduk, herkesin tam ve eksiksiz olduğunu kabul ettik...
Şimdi sıra bu öğrendiklerimizi yaymaya geldi, sevgiyle insana dokunmaya. Biz bir takım olarak buna inandık, geliyoruz!
Bu powerpoint yoğun ve bittiğinde birşey hatırlamadığım eğitimlerden sıkılmaya başladığım bir dönemde, daha dişe kemiğe dokunur bir şey olması açısından koçluk eğitimine gitmeye karar verdim. Amacım kişisel gelişim, özellikle de liderlik yetkinliklerimin gelişimi idi. Gestalt Koçluk Programına gittim altı ay ve bir sürü şey deneyimleyerek öğrendim, sonunda da bir kişisel vizyon yazdım. Vizyonda benim kişisel gelişimim ya da liderlik yetkinliklerim ile ilgili bir şey yoktu, onu bırak cümlede ben yoktum. İnsan vardı, insanlara dokunmak vardı, farkındalıkların artırılması için ayna olmak vardı... Sonradan anladım, asıl gelişim, asıl büyüme insana dokunarak oluyormuş; her danışan sana bir öğretmen oluyormuş...
Amaç insana dokunmak olunca, benim gibi kendisi ile uğraşmayı seven, sınırlarını sürekli zorlayan 6 kişi ile yollarımız çakıştı. Tesadüfe bakın ki, en yakınımda, kendi şirketimde idi bu insanlar. Sevilay kurum içi koçluk dedi, yapmaya başladık, Ali eğitimler gönderdi, almaya başladık... Biz 7 kişi (bu yedi sayısının bir hikmeti var da, neyse...) bir arada bir şeyler yapalım dedik ve "Takım Koçluğu" fikri çıktı. Sağolsun Kamelya ve Nilgün eğitimi ayarladı ve eğitime katıldık. Ben kendimi biraz kötü hissettim baştan, Gestalt Koçu'yum ama Erickson eğitimi alıyorum diye, sonra iyi ki yapmışım dedim, farklı ekolleri tanımak benim zenginliğimi artırdı :)
Eğitim başladığında 7 farklı kişiydik, eğitim bittiğinde bir takımın üyesi 7 farklı kişi olarak ayrıldık. Yüksek Performanslı Takım koçluğu eğitiminde biz takım olmayı deneyimledik; vizyonumuzu oluşturduk, takım kurallarımızı, değerlerimizi, yol haritamızı... Biz kurumiçi koçlar olarak bireylere dokunurken artık takımlara dokunacağız, daha fazla insana ulaşacağız.
Çok yüksek performanslı bir takım olduk, çünkü çok iyi bir takım koçumuz vardı; Dr. Zerrin Başer. Bize hem eğitim verdi hem de bizim takım olma sürecimizde takım koçumuz oldu. Feyza Köseoğlu'da 3 gün bizimle birlikteydi ve bize çok destek oldu.
Çok yüksek performanslı bir takım olduk, çünkü sevgimiz vardı, birbirimize ve insana olan güvenimiz, herkesin yüreği vardı ortada ve inanılmaz bir enerji. Enerji demişken, bir sabah eğitime Yi Jin Jing yaparak başladık ve uçtuk o gün uçtuk :) En önemlisi de farklılıklarımız vardı; farklı cinsler, farklı koçluk yaklaşımları, farklı dinler, farklı düşünceler, farklı görüşler (hele de Burcu'nun bize farklı yerlere götürmesi, Mehmet'in susarak konuşması yok mu)... hepsine saygı duyduk, herkesin tam ve eksiksiz olduğunu kabul ettik...
Şimdi sıra bu öğrendiklerimizi yaymaya geldi, sevgiyle insana dokunmaya. Biz bir takım olarak buna inandık, geliyoruz!
3 Nisan 2014 Perşembe
Sabah üşümesi
Kahvaltı salonunda oturuyorum... İçerisi tam da sabah sabah vücudumun istediği sıcaklıkta; hani yataktan çıkmak istemezsin, illa da çıksan da o sıcaklığı ararsın... Bahsettiğim tam da o... 5 yıldızlı, egonun tavan yaptığı otelden ayrılmadan önce birşeyler yiyeyim diye oturdum buraya... Tam kahvaltımı bitirmek üzereyken inanılmaz kuvvetli bir rüzgar girdi içeriye ve beni dondurdu... Kocaman sürgülü iki kapı açıldı ve buzzzz gibi hava içeride... Birazdan bir daha... Sonra bir daha... Kapının önünden birileri geçince açılıyor, dondum, brrrr...
Sonra düşündüm; hayatımı sıcacık bir kahvaltı salonu yapmaya çalışıyorum, bunun için çalışıp didiniyorum. Ben tam ortamı ısıttım derken hoooop soğuk rüzgar gelip beni üşütüyor... Sadece beni değil, salonumdaki herkesi üşütüyor.
Zannedersem bu noktada iki seçeneğim var; ya hep yaptığım gibi isyan etmek ve o kapının önünden kim geçti yine bakıp ona sinirlenmek, ya da teşekkürler bana bu farkındalığı yaşattığın için deyip kapının önünden geçenlere şükran duymak. Ben ikincisini yapacağım, biliyorum çok zor olacak ama yapacağım. Çünkü biliyorum, kapının önünden geçene değil onu oradan geçirene odaklanmam daha doğru.
Sevgiler
Mus
29 Mart 2014 Cumartesi
Liderlik dediğin...
Dün ve bugün şirketin liderlik sempozyumuna katıldım. Liderlik sözcüğü zannedersem binlerce kez dile alındı ve tarif edildi... Herkesin bu konuda bir fikri var, bende bir tanım yapayım istedim, hadi hayırlısı...
Bence iyi lider;
1) Kendi bedeninin, zihninin ve ruhunun yani kendi vatanının farkında olan ve iyi yönetebilen bir insandır. Bunun için düzenli egzersiz ve pratik yapar; spor, meditasyon, sağlıklı beslenme, spiritüel beslenme, gibi...
2) Umut yolunda yürüyen ve kendine umut veren insandır. Umut çok derin ve anlamlı bir kelime, düşünmenizi öneririm. Pozitife odaklanmayı unutun, umut edin ve umuda yolculuk yapın.
3) Kendisi ile ilgili konuları kabul etmiş, onları birer sınav olarak görmüş, çözmüş ve tamlanmış bir insandır.
4) Kendisi tamlandıktan sonra etrafını aydınlatmak için mum olan insandır. Mumdur, kendi etrafını aydınlatır. Dünyanın bütün sorunları ya da karanlık yerleri onun odağında değildir. O etrafını aydınlatmakta meşguldür, şefkatle aydınlatır, onun ışığı etrafındakileri rahatsız etmez onların gözünü yakmaz.
5) Etrafını aydınlatırken, yanmaya hazır mumları görür ve onları yakar. Onları takdir eder bu vesile ile ve etrafındaki mumlar artar. Etki alanı büyür ve görüş açısı genişler.
İşte benim liderlik tanımım bu.
Sevgiyle,
Mus
19 Mart 2014 Çarşamba
Sen hangi taraftasın?
Geçtiğimiz iki hafta sonu oğlum Deniz ile birlikte Star Wars serisini izledik. Onun ilk, benimse bu bilincimle ilk izleyişimdi... Altıncı filme, yani serinin son filmine (son filmi diyorum ama aslında üçüncü film, I - II ve III sonradan çekilmişti...) götürmek istiyorum sizi...
Luke Skywalker (resimdeki yeşil kılıcın sahibi) babası yani Darth Vader ile savaşıyor. Luke iyi tarafta, babası kötü tarafta ve İmparator da onların çarpışmasını izliyor. Luke, babası kötü tarafta olmasına rağmen onun içinde hala iyilik olduğunu hissediyor. Bunu babasına söylüyor ama babası kabul etmiyor. Çarpışma sonunda Luke babasının elini kesiyor ve galip geliyor. İmparator onu kötü tarafa davet ediyor ve babasının yerine geçmesini istiyor. Luke kesinlikle kabul etmiyor ve kötülüğün efendisi olan imparator Luke'a elektrik şoku gönderiyor, Luke ölmek üzere iken babası imparatoru alıp uzay boşluğuna fırlatıyor...
Bu sahneyi izledikten sonra şunlar geldi aklıma, sizlerle paylaşayım istedim...
1) illa bir taraf olman gerekiyorsa iyi tarafı seç: hepimiz bu hayata tertemiz geliyoruz, kötülük nedir bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, anne sütü alıp beslenmek! Nasıl yetiştiriliyor isek, nasıl bir eko sistemde isek oranın özellikleri ile yoğruluyoruz. İyilik ve sevgi aslında içimizde hep var, onlara dokunma cesaretini göstermiyoruz sadece. Birisine kızdığınızı düşünelim, onun bebeklik halini düşünün, onun da bir ana kuzusu olduğu günleri, bu sayede onun içindeki iyiliği görebilir ve ona şefkat gösterebilirsiniz. Onda kötülüğü görürseniz, sizde kötü olursunuz. Hz. Mevlana oğlu Sultan Veled'e şöyle vasiyet etmiş "Bahaeddin; senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır"
2) baba-oğul kavgasını imparator kazanır: bugünlerde sıkça görüyoruz, kardeş kardeşi öldürüyor, ne için? filmde olduğu gibi imparatoru memnun etmek için... Babanın oğlunu, kardeşin kardeşini öldürmesi onlara yaramayacaktır, o olayı kullanacak olan ve ondan nemalanacak olanlara yarayacaktır.
3) Jedi öğretisi, Luke Skywalker'a kendini tanıması ve kendi gücünün farkına varması için yardımcı oluyor. Hangi öğretiyi alıyorsanız alın, iş sizde bitiyor. Güç içinizde, inanın ve onu dışarıya çıkarın.
Sevgiyle kalın, iyi geceler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
